Saturday, April 17, 2010


If diamonds do not work; hangover posts are a girls best friend!!

Cuma gecesinin toplumsal bir baskı oluşturduğu "dışarı çıkmalı sosyalleşmeli sarhoş olmalıyım!!" stresine soktuğu aşikar, orada bir yerlerde cuma gecelerini hanımın çiftliği izleyip huzurlu bir şekilde geçirenler elbet vardır, ama bu jenerasyonun büyük kesimi için cuma gecesi, görev gecesi!!

20 yanlışın 20 doğruyu götürdüğü hayatın kendi adaletsizliğine gönderme yapan bir sınavdan sonra (hah "asıl sınav öbür tarafta" diyenlere gelsin bu da...Tanrı'nın Metin F.'den daha kazık bir sınav yapma olasılığına karşı...çalışmayın boşuna! "abi yazdım bişeyler, verirse verir...vermezse de ne yapayım" diyin!) 2 saat boyunca bahçeli'nin tüm atm'lerini dolaşıp sinir krizleri eşliğinde bozuk kartlardan para çekmeye çalışanlar da gördüm ben, bir yerlerde güzel bir kadın bakan olmuş diye kitlenen trafiği ancak 3 saatde atlatanlar da...hepsi gecenin belli bir noktasındaki telafi sınavının iyi geçeceği umuduyla pes etmedi.

Söz konusu olan TGIF olduğunda pes etmeyiz, ne parasızlık, ne sınavlar, ne kavga edilen sevgililer, ne yüzünü şeytan görsün dedirten eski sevgililer, ne bir önceki haftanın rezillikleri yıldırır...Cuma gecesi bir nevi sosyal amnezi yani. Koca koca adamlar da gördüm bar kapılarında ağlayan, etrafındaki fan club'a aldırmaksızın barın en köşedeki sandalyesinde haftanın belki de hayatın kısa muhasebesini yapanlar da, daha bir hafta önce tanıştığı kadınla tekrar tekrar tanışanlar da...Yok hayır, dünya küçülmedi, xxl şarap kadehlerinde biz sandığımızdan biraz daha fazla, biraz daha hızlı büyüdük sadece!

Her hafta "bu hafta çok içmeyeceğim" diye dışarı çıkıp "birer yudum kokteyller" sayesinde yine kucak bebeğine dönüşmeyi de, ertesi sabah "iyi ki aradığımız kişiye ulaşılamadı" dedirten telekomünikasyon çabalarını da, "arkadaşlarımı koluma takarım bestekarda üç beş tur atarım" tarzı nispetli ama bir o kadar da eğlenceli karşılaşmaları da, 3 sarhoşun bir olup biraz daha sarhoş olan bir tanesine sahip çıkma içgüdülerini de, "aman sabahlar olmasın!!" dercesine saatlerle birer ikişer uzatmaları oynamayı da gördük biz!!

Cuma geceleri tüm rezillikleri, tüm masrafları, tüm meşakkatleri, hafızalara kazınan tüm patlama noktaları ve hafızaların zaten bir köşesinde default mode'da duran tüm saçmalamalarıyla hayata tıka basa doyurdu bir nesli, bu yüzden heralde yaşlandıkça cumartesi sabahları kusması insanların...hayata doymuşluktan...

Biz daha doyamadık, daha hala yıllarla inatlaşırcasına büyüyemedik, söyleyecek bir iki şarkımız, bir iki ısırıklık daha kokoreçimiz, yollayacak bir kaç "drunken text message"ımız daha var...acele etmeyin gecenin bitmesine daha çok var!!

Tuesday, April 13, 2010

Gündüz Düşleri

//

1.
"Kesik çizgilerin içini
Doldurmaya çalıştıkça
Kalınlaşıyor deri.
Bu özgürlük,
Suretimin başarısız bir eskizi."

//

2.
"Karanlığa hayran
bir siluete aşina
at!-eş! böceği.
Böceği gitmiş, ateşi baki.

'Umut kurumadıkça
düşmüyor kabuk' dedi.

'Ve düşmedikçe kabuk,
körelmiyor ışık.' "

-----18.03.2010-10.39

Monday, April 12, 2010


Barbados

Marble House gibi içime işleyen bir parça yapan The Knife'a ve hocam Mehmet Eroğlu'na....(Şubat 2008)

“Barbados’a ne kadar kaldı?”
Odama sızan sarıyı boğucu bir kızıla boyamaya uğraşırken bu soruyu sayıklıyordu beynim yüreğimle dalga geçercesine. Barbados…
Yıllar önce bugün Barbados’la uzaktan yakından alakası olmayan bir adada yine kızıllar vardı. İçime dağınık durmasından korkmaksızın özenle yerleştirdiğim tek bir renk. Milyarlarca rengin içinde savrulup duran tek birini kendime yakıştırmış, milyarlarca insanın içinden sıyrılıp geçivermiştim.
“Yaptıklarımın bazısı para için…Bazısı ise bedava olacak” demiştim sonraları. Adil bir sözleşme olmuştu bu görünürde.
Hiç konuşmamış ve hatta tanışmamış olduğumuza inandığımız dakikalar, yalnızlıkla sonlanır sonrasında garip bir ortak noktamız olduğuna inanmaya çalışırdık.

Kızıllık yok oldukça yerini gözleri kör eden şeffaf bir ışıkla sarıp sarmalıyordu.
Cam bir bilyeden yapılmış gibi gözüken odanın içinde yattığı yerden hafifçe doğrularak:
“Ektiğim her tohumdan birer mahkum büyüyecekmiş gibi hissediyorum Seda…Saçımın her bir telinden birer deli doğacak sanki…Kazı gitsin…”dedi.
Yıllarca çocuğuna bakar gibi beslediği büyüttüğü saçlarını keserken:
“Tanıştığımız günden bu yana yüzünü hiç bu kadar net görememiştim biliyor musun?”dedim. Odanın her yerinde avutulmayı bekleyen bir acı vardı sanki ve ikimiz de bundan bahsetmek istemiyordu.
“Artık pek de tanıyamadığım bir yüzü yeni yeni tanımaya çalışıyorsun…Benim gibi bir tutsaksın işte şimdi…” diye mırıldandı. Sonra birden yıllardır bunu söylemeyi bekliyormuş gibi: “Barbados’a gidelim bir gün seninle…Dönmeyelim ve bir daha olur mu?” dedi.
“Sen nasıl istersen.” dedim odayı tüyle dolduran kızıl kahve gri boşluğa hayranlıkla bakarak.

O evde boşluk hep vardı…Bir yerlerde pusu kurup boşluğun içinden sıyrılıp diğer taraftan bakmak istedim, gözle görülür hiçbir sonun olmadığı bir patika yapacaktım önce kendime ve –artık yerde ölü bedenleriyle yatan- saçlarını taradıkça biraz daha biraz daha başlangıç noktasına yaklaşacaktım. Gözüme bir yerlerden simsiyah tüylü bir kedi ilişti ki:
“Parfümünün adı ne Seda?” diyen sesi dürttü beni.
“Parfüm kullanmıyorum…Banyodaki sabunun kokusudur, hani seni de yıkadığım.” Gözlerindeki titremelerden sinirlendiğini anlıyordum. Bu oyun hoşuma gidiyordu, onu önce kızdıracak sonra sakinleşmesi için anlaşmanın “bedava”ya gelen kısımlarını tekrarlayacaktım.
“Anlamadım?” Bedeninde hızı kaldıracak güç kalmamış olsa da beni takip ediyor, zihninde güvenli bir ekran yaratıp her bir dokunuşumu oracığa kaydediyordu, bir dahaki sefere lazım olur diye belki, kimbilir.

İçimin değil doğanın bahşettiği bir kızıl kaplarken camdan bilyeyi aşağıya yürümesine yardım ettim. “ Evde hiç scotch kalmış mıdır?” dedi bir şeyler söylemek zorundaymış gibi hissederek kendisini. “ İçkiyi bıraktığını sanıyordum…”
Kimseye ve hiçbir şeye bağımlı olmamaya yemin ettiği o gece geldi aklıma, sırf meraktan ve biraz da hatırlamama yardım etsin diye ellerimi cennete doğru kaldırdım. Bize ne vereceğinden emin değildim yukarıdaki iki gözün ama beynim sorularla yankılanıyordu…Neden beraber kaçmak istiyordu? Neden yorgunluğuna teslim olmuş beni de savunmasız bırakmıştı?

“Bırakmadım Seda!!Ben hiç kimseyi ve hiçbir şeyi bırakmadım!!”. Neyse ki gözlerden ırak bir yerlerde yaşıyorduk, yoksa böyle anlarda eski dostu “Mary Jane” hariç hiç bir şeyin onu sakinleştiremeyeceğini biliyordum, benim açlıktan deliren o doyumsuz hizmetkarlığımın bile.
“Aferin…Onca yıllık yıllık hocalığım boşa gitmemiş” dedi sanki canımı acıtmak beni ezmek istiyordu.
Sekiz yıl…
Yazarın dediği gibi “intihar tek gerçek nefs-i müdafaadır”dan beri geçen tam sekiz yıl!!
İlk karşılaşmamızda çocukça bulduğu şu satırları okuyup beni ömür boyu müebbete davet etmişti:

“bitti mi şarkısı gecenin
hakkaten bitti mi?
yalan söylüyorsun! inanmıyorum sana!

çantam hazır ve şarkım azaldı sonsuza kadar yaşamayacağım dünya bensiz döner mi? rüzgar eser ve küllerim savrulur unutulur gider varlığım bir gün gelir....gidiyorum siz olmadan gidiyorum zaman bitti gidiyorum ben buralardan gidiyorum söz bitti... önce anıları söktüm duvarlardan ben yokken bakmasınlar bugüne.. sonra yerleri ve mekanları içtim dışarı çıkarken her anı kanatır ve acır... geriye ne kalacak geçmişten ? biraz kahkaha ,gözyaşı ve duman ..sigaramın ucunda küllenmiş dünya çırılçıplak sokaklar ben giderayakken gidiyorum siz olmadan gidiyorum zaman bitti gidiyorum ben buralardan söz bitti söz bitti........ önce anıları söküm duvarlardan ben yokken bakmasınlar bugüne.. sonra yerleri ve mekanları içtim dışarı çıkarken hersey kanatır ve acır... dışarı çıkarken her anım kanatır…”

“Bundan intihar mektubu olmaz Seda…olsa olsa ucuz bir aşk romanı, bir geri kazanma aracı olur.” demiş, evine kadar sürüklemişti.

Ve yıllar sonra bugün uyandığımda saklandığımız küçük bahçeden kaçıp koşup kurtulup gitmişti işte. Cinsel yolla bulaşan ölümcül bir hastalık gibi kelimeleri her bir hücremde dolaşmaya devam ederken sekiz yıldır ilk defa kendim için bir içki doldurmuş, kıpkırmızı bir ekrandan özetleri izliyordum işte şimdi. Bu kadar yorgun olmasaydı benim yolumdan gideceğini hiç sanmıyordum. Bu kadar yaşlı bu kadar çürümüş, bu kadar ketum olmasaydı…Bu kadar bıkmasaydı tüm bu şeffaflıktan.

İnce ipekliden bir kumaşla öpüşmeye bırakmadan önce bedenini söyledikleri zihnimde yankılanıyordu:
“İlk sen gitmeliydin Seda…Sıra senindi bunu biliyorsun değil mi?”
Elinden kırış buruş bir kağıt düşerken bile çabalıyor,savaşıyor ama kendini soğuğa yokluğa teslim ediyordu. Saçlarımı kendine doğru son bir kez çekti ve:
“Barbados’a ne kadar kaldı?” dedi.

Barbados’a o küf kokan kesif kokusuyla,kül rengi benziyle girdiğimde ben 40 Hakan ise 32 yaşındaydı. Belki de ilk ben gitmeliydim…

Sunday, April 11, 2010


"aradığınız kişi şu an başka biriyle görüşüyor lütfen hatta kalın ya da daha sonra tekrar deneyin"

Son 2 yazıdır "ahlaksızlığa bir övgü" tadında yazdığımın ya da kendimi bir nevi ilişki gurusu gibi gösteriyor olduğumun farkındayım...ama inanın bu sefer konu tamamen kişisel...bir o kadar da kitlesel. Her sabah uyandığında kendini hem çok kalabalık hem de çok yalnız hissetmek, üstelik bununla ilgili suçlayacak kimseyi bulamamak, mütemadiyen traji-komik bir nevrotiklik içinde olmakla ilgili. Bu yazı sandığınızın aksine ne metaforlarla, ne aforizmalarla ne de manifestolarla dolu...ne bir isyan ne de bir meydan okuyuş; tamamen deneysel...


Aldatma hastalığına yakalanmış, yani "serial monogamist" diye adlandırdığımız kişilerden daha da dengesizleri varsa onlar da umutsuz romantikler olsa gerek. Umutsuz romantikler sanılanın aksine etrafta gördüğümüz sevgi pıtırcığı, kusmuk pembesi, "ben 6 yaşımdan beri monogamım ulan!" insanları değil tersine Ted Mosby sendromundan muzdarip olanlar bana göre. Hepimizin etrafında illa ki "ya olm ben bıktım bu işlerden, düzenli ilişki istiyorum,elele tutuşmanın hazzını yaşamak istiyorum,güven istiyorum" deyip her seferinde nasıl oluyorsa kendini ya yalnız ya da zincirleme tek gecelik ilişkiler içerisinde bulan bu tiplerden vardır, ya da hadi kandırmayalım kendimizi 21. yüzyılın ilişki hastalıklarının başını çeken umutsuz romantiklik sendromuna pek çoğumuz bireysel olarak da aşinayız zaten. (tamamen kişisel demiştim!!)


Umutsuz romantikler ne açgözlülüklerinden, ne doyumsuzluklarından ne de canına yandığımın ülkesinde biri karizmatik, diğeri aşağılayıcı bir sıfat olsa da aynı manaya gelen piçliklerinden/kaşarlıklarından tam da biriyle az çok o "uyum"u yakalamışken birden başka yerlere kanalize olmaya başlarlar esasında, bu bir nevi ilişkiler dünyasının ADD'si olsa gerek...Aldatmaktan, yanlış yapmaktan, bir "şans"ı kaçırmaktan ölesiye korktuklarından "ya daha iyisi varsa" demekten kendilerini alamazlar o kadar. Monogamist karşısındakini "şu anda bulabileceğimin en iyisi" diye nitelendirir, aldatan "yenisini bulana kadar en iyisi" der, umutsuz romantik için ise karşısındaki bir süre sonra "en iyisini bulmama engel olan"dan öteye gidememeye başlar.


Şıpsevdilikle umutsuz romantiklik arasındaki ince nüans umutsuz romantiğin herhangi bir yakınlık yaşadığı herkesi kısa bir süreliğine olsa da "the one" olarak görmesinde yatar. Şıpsevdi anın heyecanını yaşarken umutsuz romantik ihtimalleri hesaplar. Şıpsevdi arkasına dönüp bakmaz, umutsuz romantik önü hariç her yere bakabilme potansiyeliyle dolar taşar. "Şu kapıdan içeri giren belki hayatımın aşkı ama ben şu an buradan kalkarsam onu sonsuza kadar kaybedeceğim" paranoyasını yaşamaktan kapıdan girenin kim olduğuyla dahi ilgilenemez...Umutsuz romantik ne yüksek libidosundan, ne tüm suçu attığı alkolün etkisinden ne de mükemmel kimya uyuşmasından, yalnızca bir "deneme sürüşü" isteğinden bir anda öpüşür sizinle...ve yine aynı şekilde ne frijitliğinden, ne kötü öpüştüğünüzden ne de ahlaki tabularından bir anda geri çeker kendini.


Masalların tersine öptüğü kim varsa 1 dakika öncesinde prensken bir anda kurbağaya dönüşür umutsuz romantiğin gözünde...ve işin açıkcası prensin kiminle seviştiği de pek umurunda değildir!

Wednesday, April 07, 2010


"İşine yarar mı bilmem"

İşinize yarayacak mı bilmem ama baya bir kendime geldim, şu ingilizce yazma maskesinden kurtulmanın zamanıdır yani artık. Maske demişken, haftasonu bizim klasik mekanlardan birinde yine kıçımızın donmasına aldırmaksızın dışarıda otururken bizimkilerden biri "gel" dedi "kısa bir kişilik testi yapacağım sana". 5 kağıt parçasına kendimi tanımlayan 5 cümle yazarak başladı olay. Diğerlerini kısaca geçiyorum da "yazma" olayının düpedüz bir maske olduğunu keşfetti hatun benimle ilgili. "Çünkü istediğin kadar bağır umurumda değil diye, umurunda...o yüzden günün birinde onların hepsi birer hikayeydi diyebilmek için yazıyorsun...istediğin kadar iyi bir insanım de herkes gibi kötülüklerin var içinde onları gizlemek için yazıyorsun.." dedi. Eh doğru da dedi.

Dilediğimiz kadar cesur gözükelim kendi içimizde korkak birer küçük çocuğun ötesine geçemiyoruz işte. Hadi itiraf edelim hiçbirimiz gerçekten, dibine kadar eleştirilmeyi kaldıramıyoruz, kendimize en güzelinden, en "awww" dedirteninden birer maske seçerek koyuluyoruz yola...gerisi "hikaye"...

İstediğim kadar umursamaz görüneyim şu dünyada olup biten herşeyi iliklerime kadar hissettiğimi, dibine kadar umursadığımı biliyorum..."o adam"ın mesela istediği kadar cool gözükme çabası olsun içinde kendine güvensizlikleri olduğunu..."o kadın"ın istediği kadar "eee daha daha" triplerine girsin aslında duymak istediğinin "evet.benim de hayatım berbat" olduğunu biliyoruz artık.

O yüzden konuşmaktan çok dokunmayı seçiyorum ben...sarhoş bir gecede koluna girdiğinizde iğreti durup durmamasından anlarsınız yanınızdakinin dostluğunun derecesini. Ve bir adamı en iyi onunla yattıktan sonra tanırsınız...pek çok ilişki bu yüzden one night stand'lerle başlamıştır...ve pek çokları da "one night" aşamasında kalmıştır zaten. Bir kadını en iyi sabah bir telaşla, bir bahaneyle yanınızdan kalkmaya çalışırken tanırsınız, korkusunu bağlanmaktan ölesiye kaçtığını o anda anlarsınız. Bir çocuğu en güzel kolyenizi çekiştirmesinden tanırsınız, sevgisini en iyi öyle ölçersiniz kendinizce.

Dokunma olayı önemli benim için yani...bir adamın tek bir dokunuşu içimi ürpertebileceği gibi tamamen tüylerimi diken diken de edebiliyor,karşı koyamıyorum buna. Kendimi başkalarının bedeninde tedavi ettiğimden olsa gerek doğru pan zehiri bulamadıkça da daha da tırmalamaya başlıyor içimdeki canavarlar zihnimi. Zamanın birinde, adamın biri "ah" demişti "seni aşık etmek ne kadar kolay...ama bunu yapmayacağım sana"....yatakta çok kötü olduğunu hiç bir zaman söyleyemedim ona.

İşinize yarar mı bilmem ama, bu kızın içine bahar geldi yavaştan...tadını çıkarın.

Thursday, April 01, 2010


H.B.D.


Disclaimer:Contains anything but a "happy birthday". Ortala

Have you ever felt like you have no land, no tounge, no ties?I have. Each and everytime i try to define myself by a nationality, by some language, some patriotic shit that would make me whole and settle i fail...epicly.


My thoughts flow in Turkish, even if i dream and manage to think in English, i suffer and laugh and joke and blush in Turkish. But also i whine and judge and yell in English...These are times to whine and judge and yell.



This is not an ode to the ones that have left, not a requiem for the ones that have been lost. This is not a good night song. In my room, there's only silence, the kind of silence that makes me want to write forever, the kind of writing that rips up my soul and puts it all together when i stop so that i can break again. The pieces are still missing. I take a glance at the wooden plackard with the image of Jesus and the "lost sheep". The sheep gets me.



I have the kind of emptiness that only the sheep and Leilah can understand. Like i once quoted her words from the movie "Lie with me", i spray my scent in the crowd too...and i wait...until i'm uncovered. I have memories to reminisce, a fucking whole year that seems like a long black-out...I have stories to tell...but if i told you everything you'd probably think i was a slut and i can't deal with that, so i'm not going to tell you absolutely everything. I'll tell stories so you stop acting like you know a shit, i'll pretend to tell you everything so you can write "your freedom is absolutely not the kind that is for me...but it suits you." in my freaking yearbook, i'll tell you stories about all the others so you can go collect the pieces that he shoved in his suitcase when he left.



I'll tell you stories so you can sing happy birthday.

Monday, March 29, 2010



The Fall

It all started over a year ago...then it kept coming back.that dark feeling that looked so lit up from the outside, it was almost like an internal depression. aren't they all internal?when you hit it you feel like the world is spinning around you...that everything is about you...which you wish you didn't. people call you selfish,good ones call you "fragile",others call you "attention freak" or at least "drama queen".


you don't care.you fucking don't care if they can't see how messed up you are.



funniest thing is you don't even realize if it's a depression or if you really are one crazy bitch who needs an excuse for her obsessiveness. it starts off with someone completely random,below the average, yet still either too good or too complicated for you. let's face it, i'm not too smart,or too pretty or even too talented for my league yet i'm aware that there's "something" about me. something that makes people make room for when i enter a room, something that makes guys ask for keys from their housemates and something that makes girls widen the circle when they're dancing.something worth knowing,worth fooling around. something called "sex appeal". everytime i find the object of my obsession i use this as a chance to maybe,mayyyy beee get him to let me get what i want (
please,please,please...let me,let me get what i want,this time...). i want to scream outloud "dont you realize?you've gotta be my salvation!". each and everytime i find my self stupid enough to think of the guy as a Jesus effin Christ. i know that this happens, i see it happening, i even see myself, sometimes, standing at some temporal crossroads, some distinct moment at which i can walk away and keep it from happening, but i never do. i grab at everything, i end up with nothing and then i feel bereft. i mourn for the loss of something i never even had.



then the fall begins.i'm not afraid.i've been there many times, for weeks, for months, sometimes for just a couple of days.i like the feeling you get when you hit the bottom with your soul naked to the bones. i like the feeling of just being pure naked, this is an other thing about me. within the twenty four hours after meeting someone i have the abilty to spread my soul,my heart or even my legs wide open for them, i don't care what they think...i don't care if i'm one "too much information slut" to them. i'm looking for a chance to become invisible by being too visible. i'm the girl who joel in eternal sunshine for a spotless mind saw as "fucking people to make her love her." when falling, i'm a mix of elizabeth damn wurtzel and sylvia plath with a twist of clementine, and i don't even care if this counts as being cheesy.


i like the chill when i hit the ground, because i'm damn good at getting up. then i become me. me who feels no regrets but wants to give up on that worst part of me that sometimes feels like "all parts of me". when you hit that rock bottom you realize that everything before it was some sort of failure of vision. and when it ends you only wonder why the hell things used to look the way they did.


the fall...it all started over a year ago...then it kept coming back.

Monday, February 01, 2010


Help I'm Alive!

Döndüm ben, sonunda tekrar yazacak gücü buldum kendimde. Daha kendinden emin, daha atlatmış "ellerim ti-te-riyor!" modunu. Saçları biraz daha kızıl, vücudu biraz daha el değmemiş...(yok yok çok el değdi çok...çokları geldi geçti içimden ama bu bir başka yazının konusu sanırım). Güzel şeyler oluyor nitekim, hala şaşırabiliyorum mesela bazı şeylere, kendime kurallar koyup koyup hala bozmayı başarabiliyorum o kuralları, yakıp yıkıp geçmeyi kendi yıkıntılarımın, enkazımın arasından yürüyüp yerde bitmiş bir küçük ot buluyorum bazen, koparıveriyorum yerinden, sadece benim olsun diye.

Güzel dostlar var yine, sabaha çıkacak mıyım bilemediğim geceler, hah bir de unutmadan çok güzel bir adam var...(Onu da uzun uzun anlatacağım bir ara).Kim olduğunu bile daha doğru düzgün bilmiyorum .Kendimi salak ergen kızlar gibi hissediyorum yani.

Tamamen platonik.

Tuesday, October 20, 2009

there comes an autumn after every summer! (so lets be friends with benefits...nothing more...nothing less...)

"Kazağını beğendim" dedi adam. "Efendim?" "Kazağın, güzelmiş...Elbise üstüne kazak giyeni ilk defa görüyorum gerçi."

"Ben giyerim. Uymayan şeyleri, olmayan şeyleri oldurmayı ya da en azından oldurduğumu düşünmeyi. Filmdeki gibi yani. Kazak anneannemin, çok eski...Eski şeyleri de severim."

Hayatımda ilk defa bir insanın kendini tamamen kabullendiği ve benimsediği an yapması gerektiğini düşündüğüm şeyi yapıyordum. Tek başıma bir filme gelmiştim. Aşk meşk saçmalıklarına inanmamamı yalnızca güzel tesadüflerden zevk almamı ve bu yüzden insanlarca uzaylı gibi algılanmamamı sağlayacaktı, ki yağmurlu, üstelik henüz kalın hiçbir kıyafetimin olmadığı ve yalnızca iğrenç bir baş ağrısına sahip oldum o günden daha iyisi seçilemezdi.

Normalde yabancılarla konuşmak huyum değildir. En azından o "biliyorum" anı gelmediyse.

Tom öyle demişti "birisiyle bir şeyler yaşayacağını görüp inceleyerek anlamazsın, o anı bilirsin." ya da benim söylemiş olmasını istediğim versiyonu buydu. Summer'a göre ise bir sabah uyanıyorsun ve biliyorsun, hayatın yalnızca bir dizi tesadüften ibaret olduğunu, kader, kısmet, sonsuz aşk diye bir şey olmadığını...Fırsatları değerlendirmekte olduğunu herşeyin sırrının.

İzlediğim bir aşk hikayesi değildi, klasik bir mutlu sonu yoktu, zaten konuştuğum adam konuşuyor olmayı istediğim adam değildi. Ama adımımı attığım o anda dışarıya, yağmurun ortasına suratımda aptal bir gülümseme vardı. Her geçen gün doğruluğundan biraz daha emin olduğum tezlerim biraz daha doğrulanmıştı sonunda.

Hayat Summer ve Tom'un hikayesi gibi olamaz mıydı sanki hep? Etiketler, isimler vermeden, "seni seviyorum"lar, aşk sözcükleri sarfetmeden...Yalnızca mutlu olarak, kendin olduğun için birşeyler açıklamak zorunda hissetmeyerek, canın istediğinde PENİS! diye bağırıp, canın istediğinde evcilik oynayarak geçemez miydi hayat? 282 gün de olsa bir adamla bir kızın tanışma hikayesi yalnızca mutluluk anlarına bağlı olup Sid ve Nancy'ye dönüşmeden bitirilemez miydi? Yani "sonsuza kadar süren bir ilişki --ki iş bu ilişki bağlılık, sadakat, etrafa duyurmak, isimler takmak ve hatta yalnızca birbirine ait olmayı gerektirmez-- mümkün müydü?"

Etraftaki sinyalleri, içimizdeki sesi ve en önemlisi hergün belki de yüzlercesini yaşadığımız tesadüfleri biraz dikkatle izlersek her yaz (Summer)dan sonra bir gün hem de en umutsuz olduğumuzda, hem de onu henüz unutamadığımız o anlardan birinde sonbahar (Autumn)la karşılaşmak mümkündür belki, yukarıdakiler değilse de. Herşeyi akışına bırakıp oyunlar olmadan, taktikler olmadan, hırslar olmadan, statü endişesi olmadan yaşanan bir dünyaydı Tom'la Summer'ın ki.

Evet bu bir aşk hikayesi değildi,
Ama kesinlikle aşkla ilgiliydi.
ost from the life of a regular girl-- 15.10.2009

Bu hayata bir playlist lazım...Lead Actress bendeniz zaten, diğerleri gelip geçici. Bak sana bir doğru göstereyim hiç kimse kalıcı değil şu dünyada. Sonra hiç kimse ne tamamen iyi ne tamamen kötü. Bir parça kötülük gördüysen içimde bir parçasından ibarettir bu kızın olsa olsa...Umurumda değil evet çoğu şey, buna ister bencillik de ister şımarıklık. Hadi yüzleşelim artık şu dünyada kendimiz kadar sevmek, kendimiz kadar sakınmak durumunda olduğumuz bir başka varlık yok.

O yüzden benim şu an önemsediğim tek şey benim ne yaptığım, benim ne istediğim, benim ne hisettiğim. Gör bak dene, yap sen de aynısını, iyi geliyor...Yaptılar bana daha önce "adiler" dedim, nefret ettim, "neden" dedim sorguladım. Gereksiz...Hem kendini sevmeyen birini sevemezsin. Sevilesi olmak, sevebilmek, yeniden nefes alabilmek için ilk önce kendini seveceksin dibine kadar, etlerini acıta acıta...Aşkın mastürbasyonu bu da işte, kendini sevdikçe genişleyecek yüreğin, öyle öyle artacak sevebilme kapasiten.

Suçluluk yok.

Bu kızın hayatında pişmanlıklar, keşkeler, amalar hiç biri yok. Güzel günler gelecek. Biliyorum tenimin altında mavi bir peri kuşu var onu her gün itinayla kalbimin sütüyle besliyor, büyütüyorum.

Bu şarkı da ona gelsin:

I wish I was mad
Fucked up and done
I wish I was bad
And completely wrong

I wish I was made
Rebuilt-up and fake
I wish I could lie
And never could fail

And live some beautiful days
In a magical place
Beautiful loves
Perfect and straight
Beautiful days
In a magical place
A new dream is born
The new freaks have come

I wish I was fast
And crazy as a dog
I wish I could last
As long as the gods

I wish I could be
Perfectly free
Wish I was a creep
Wish I made you bleed

And live some beautiful days
In a magical place
Beautiful loves
Perfect and straight
Beautiful days
In a magical place
A new dream is born
The new freaks have come
Beautiful days
In a magical place
Beautiful loves
Perfect and straight
Those dancing days are (sooo not gone!!) --- 12.10.2009

*uzun zaman sonra ilk post. bak ne güzel oldu herşey dengeye düzene oturdu. ne kadar özlemiş bu kız kendisi olmayı!
*içimde iyi bir yerlere yönlendirmeye çalıştığım bu enerjiyi cümle kurarken yapamıyorum ne yazık ki nokta nokta noktaaa sonuzluğa giden bir güzel haftasonu anlatacağım bakın size.

*kendim olmak dedim ya, şu son haftasonu tam zeyneplikti işte.

*eski dostlarla olup onları yeniden keşfetme zamanıydı, kırılmasınlar üzülmesinler diye içinden dua etme zamanıydı.

*sonra yeni insanlar tanıma öyle spontane öyle fesatlıktan uzak öyle güven dolu ve hatta deli cesaretiyle dolu "bu benim ulan!" deme zamanıydı.

*hayat bu çünkü güvensiz, bir kısa film tadında tedirgin geçmiyor. uzun metrajlı bu kızın filmi. bol karakterli!

*ışık geldi ya yeniden, gözümün feri oturdu iyice ya hani içime ondan bu düzgün cümle kuramayışım yoksa siz bilirsiniz beni, iyi bilirsiniz siz beni.

*bir dost dedi ki mesela bugün "öyle kasmayacaksın, o ne düşündü bu ne dedi ne yapsam ne etsem" tam da ellerim soğumuştu üstelik.

*sonra insan haftaiçi düzenli hayat insanı olunca haftasonu sapıtmalarının da anlamı oluyormuş mesela.

*fütursuzca önüne gelen arabaya atlamak, tanımadığın kızlara sarılıp "aa görüşürüüüzz" demek, arkadaşların evine çat kapı gece 4lerde gidip o kafayla koca cezvelerde kahve yapmalk lazımmış bazen.

*bazen de "kendi başıma filme gideceğim" demekmiş, "arayacak mısın" beni demeni beklerken tam adamın teki mesela.

*sonra şehirdışına çıkmak lazımmış,yollardan kaçmaktansa yolları kucaklamak gerekiyormuş bu bünyeye biraz.

*bütün okulu sırf birilerinin hayatına biraz olsun dokunmak ve "teşekkürler"i duymak için (yok yok aslaaaa 5 puan bonus geçtiği için değil kafamdan!) turlayıp fotokopi çektirmeye kasarak sigara molalarını kısaltmakta iyiymiş,

*tanımadığın yeni tanıştığın insanların en sevdiği yemeği, en son okuduğu kitabı öğrenmek de...

*BUT I WISH FOR SOMETHING MORE derken o dilekleri sadece kendinden dilemek karşıdakilerden çok beklemeden kendini kendi hamurundan yoğurmayı öğrenmek gerekliymiş.

*500 days of summer'mış, amy mcdonaldsmış, regina spektormış...

*Mekanlardan sanki farketmiyorlarmış gibi promosyon şal çalmakmış, sabahın köründe uyanıp güne birayla devam edip ama sarhoşluktan ağlamak yerine "KURABİYEEEE FENEEERRR" diye bağırmakmış.

*Bu sonbahar hüzün yokmuş, aşk belki kapının hemen dışında belki de çoookk uzaklardaymış ama onun peşinden koşup kendini kaybetmek de yokmuş.

nazar değmesinmiş, bu kız bu aralar iyiymiş.

çoooookkkkk iyiymiş!

Sunday, September 06, 2009

ne yürüdük sokaklarda yan yana
ne dolaştık avare
aynı yerde uyumadık uyanmadık
hiçbir gün hiçbir kere olmadı olamadı

hayat güzelmiş-miş

çiçek açarmış-mış
dünya dönermiş-miş
kuşlar uçarmış-mış
falan filan

ne güneşe uzandık yan yana

ne yağmurda ıslandık
bir vapura atlayıp bir sabah
hiç gittik mi bir yere

olmadı olamadı


hayat güzelmiş-miş

güneş doğarmış- mış
gemiler geçermiş-miş
yağmur yağarmış-mış

utanmadan

vicdansızlık, insani duyguların kaybı büyük bir marifetmiş...ne kadar çok acıtırsan o kadar az acırmışsın...umursamayacak, bencil olacakmışsın, o duvarları asla ama asla yıkmayacakmışsın. bu günlerde ayakta kalmanın tek yolu buymuş.
kalpler kırmışım istemeden, zorla, zoraki, kana kana, kanata kanata, kanırta kanırta...sonra kalbim kırılmış...öyle bir acıymış ki göğsüme yumruk gelmiş oturmuş. mesela yapılan iyilikler yüze tokat gibi vurulabilirmiş, düşene bir tekme daha vurmak bedava, hava, su, toprak, mutluluk hep paraylaymış. her şeyin bir bedeli varmış. ama dostlar varmış. dostlar hep bize kalmış. iyi ki de varlarmış.

bir küçük pastayla mutlu olabilen, uyku mahmurluğunda yalandan da olsa özrünü kabul edebilen, içini acıtmış olsan da "anladım...ben seni anladım..." diyebilen dostlar varmış. bir daha inanmalar yokmuş, satılığa çıkarılan gururlar, sözler olmayacakmış.

"you've hurt me. i don't love you anymore."

işte bu kadar basitmiş aslında herşey. o kapıyı çarptıktan sonra bir tüm gün gözyaşları daha fazla kesmesin nefesini diye uyumak varmış, annenin kokusunu içine çekebilmek yine, biricik olduğunu hissedebilmek. hatalarla büyüyoruz, kapıları çarpa çarpa, "bir daha asla" diye diye, daha fazla susmayı öğrenerek, daha fazla severek ama herşeyden ve herkesten daha çok layık olanları ayırt ederek o kıymetlileri severek.

siliyorum artık eskisinden çok daha kolay. bir film şeridi gibi geçermiş ya insanın zihninden ömrü ölürken, her sevgi, her sevgili -olmamış, olamamış olanlar en çok da- ölürken bende bir yerlerde elim artık 289392138 kere mouse a gidip gelmeden delete tuşuna bastıkça, kendimin duygularımın katili oldukça o hissettiğim her şey de gözümün önünden geçiveriyor. geçti ama...geçti içimde ne nefret ne kin ne üzüntü. boşluğun dahi olmadığı bir boşluk hissi bu, kuş gibi hafif, öyle kırılgan ama öyle özgür, öyle kanatlanmış, öyle kararlı.

"şimdi bir gün daha geçirmem gerek, sonra üzerine kimbilir daha kaç tanesi." diye düşünürken günler "gerçek" olanlar yanındaysa ne kadar kolay geçiyormuş. kenarlara kenarlara tutunuyor insan işte ilerlerken. gözlerimi silmem, saçlarımı toplamam gerek. birinin çalıştırması gerek beni, kırbaçla, geberterek. bu araftan koparıp fırlatması gerek. vazgeçmeme izin veridi.

hayatın bir yerine kondum, oracıkta tünedim düşündüm bir uzun gün boyunca sonra sildim tüm kötülükleri üstümden, kiri pası attım ,beni, düşüncelerimi, kalbimi, dostluklarımı kirleten ne varsa çitiledim iyice. ellenmekten rengim kaçmıştı, solmuştum, kendimi yeniden boyadım.

büyümek bu olsa gerek. daha kolay yıkılıyor kaleler ama daha kolay tamir oluyor herşey, tüm bu acı, hayal kırıklığı, şaşkınlık, hüsran bir nevi duck-tape oluyor zamanla.

sabret oku: ben bu silik, bulanık, belirsiz alemde, kesinliğim, keskinliğim, kapladığım ve karşılığı olmayan yer yüzünden duyduğum azapla gaza basacağım, frene değil.

hiç korkmuyorum.









Kadir mevlam senden bir dileğim var
Beni muhannete muhtaç eyleme
Yedi deryalara gark eyle beni
Yine muhannete muhtaç eyleme

Muhannetin suyu dolayı akar
Değdiği yerleri od olur yakar
Eyilik etmeden başına kakar
Yine muhannete muhtaç eyleme

Muhannetin sözü pareli oktur
Lutfuna kerem et ihsanı çoktur
Sağ elin sol ele faydası yoktur
Yine muhannete muhtaç eyleme

Ben dertliyim Hak ayırsın işimi
Kaygılara saldım garip başımı
Varsın kurtlar kuşlar yesin leşimi
Yİne muhannete muhtaç eyleme

Friday, September 04, 2009


"Yasak Aşk" Üzerine...(Eylül'den)


Dün itibariyle televizyonlarımızda ihtişamlı yaşamı, taş gibi kadın ve erkekleri, karmaşık ilişkileriyle bir diğer Aşk-ı Memnu sezonu daha açıldı. Diziyi herkes -takip etsin etmesin- bildiğinden daha fazla üzerinde konuşulacak bir şey yok, ben daha çok ana tema olan aldatma konusuna değinmek istiyorum.


İnsan ne zaman aldatır? Neden aldatır? Her zaman alçakca mıdır aldatmalar? Aşk varsa eğer kaçınılmaz mıdır ya da?

İstediğimiz kadar o boyumuzdan büyük "etik" kavramlara sahip çıkalım hepimizin içinde birer hayvan yatıyor, insanoğlu yılan soyu yani...Sadakat işte bu yüzden aşkla her zaman doğru orantılı olamıyor, içimizdeki hayvani yanın, üreme dürtüsünün ve açgözülülüğün zihnimize oynadığı bir oyun aldatma. "Daha iyi"si diyoruz, hep "daha iyi"sini istiyoruz...işin fenası o "daha iyi"nin kime göre neye göre olduğunu aldatandan başka bilen yok. Bunun üzerinde daha fazla kafa yormaya gerek yok, özellikle kadınlara bu sözüm "2.kadın" istediği kadar sizden aşağıda olsun, "daha" olan bir şey illa ki oluyor, daha güzel, daha kültürlü, daha anaç, yatakta daha iyi değil belki....ama "daha" olan bir şey her zaman var. Hep sorarız ya anlamsızca "neden" diye...bir neden hep vardır. Boşuna kendini suçlama artık, istediğin kadar çabala yetersiz kaldığın bir nokta hep var.

Erkek çocuk kaldıkça, kadınsa büyüdükçe aldatıyor üstelik. Erkek daha fazla ilgi, daha farklı bir tat, daha fazla adrenalin için....kadın yaşayamadıkları için aldatıyor. Erkeğinki alışkanlıktan, kadınınki alışamamaktan yani. Ey erkek milleti sen istediğin kadar kıçını yırt bir zar parçası için, emin ol zamanında yaşayamadıklarının acısını yaşanmışlıklarının çetelesini dahi tutmayan kadınlardan çok daha beter çıkarıyor kadın milleti. Kadın büyüdükçe kendine güveniyor, gözleri pişmanlıklarına, eksik taraflarına daha fazla açılıyor...Erkekse büyüdükçe bir kenara bırakıyor egoyu, aldığı her bir yaşta biraz daha eksiliyor biraz daha cesaretsizleşiyor.

Sanılanın aksine erkek büyüdükçe "aşk" için, kadınsa büyüdükçe "macera" için aldatıyor...Erkeğin "gençlik hataları" açgözlülüğünden, kadınınki kendini gerçekleştirememekten. İşte bu yüzden kadın hep "onu seviyor musun?" diye sorarken erkek "benden iyi miydi?" diye sorar. Kadın üzerindeki ilgiyi ve elindeki ipleri, erkekse erkekliğini kaybettiğini hisseder aldatıldığında. Toplumsal dayatmaların bir bileşkesi olarak kadının erki yüreğinde, erkeğinki çükündedir çünkü. Kadınınki merak, erkeğinki arayıştır çünkü. Kadın aldatırsa gözü dünyayı görmez, erkeğin aklı hala evdekindedir, erkek yedeklemeyi sever...kadın resetlemeyi. Ve kadın idealize ettiği adamı arar aldatırken, erkekse hiç karşılaşmadığını...

Ve bir alıştı mı aldatmaya; erkek her sabah "bir daha asla" diye uyanır...gizliden gizliye korkar elindekini kaybetmekten, kadınsa "onu bulana kadar devam" der, kaybedecek bir şeyi yoktur çünkü gözünde. Erkek alışkanlıktan, kadın ukdelerinden mütevellit aldatır.

Bir gün herkes aldatır sevdiğini...ve acı ama beraber her aldatılan sevilir günün birinde...hal böyle olunca insan düşünmeden edemiyor...sevmek güzel şey de zamanlamada hep bir yanlışlık var sanki...

Wednesday, September 02, 2009

Kaleydoskop Gözünden İnsanlık

Biz bunu hep yapıyoruz. Aman kırılmayım, aman üzülmeyim, aman yargılanmayım, aman aman amanlarımızla kendimizi zırh sandığımız parmaklıkların ardına hapsedip o güzel, güvenli ve gerçeklikten ne kadar uzak olduğunun farkına bile varmadığımız hayatları yaşamaya çalışıyoruz.
Oysa hayat tam da bu kaçındıklarımızın bileşkesi. Biraz üzüntü, biraz eleştiri, biraz utanç, bolca hata...Hata yapmadan kazanılmıyor büyük zaferler, üzülmeden aşk yaşanmıyor, silip karalamadan yazı yazılmıyor. Tanrı'nın en büyük yazar olduğu düşünülecek olursa biraz da bu yüzden her zaman mutlu sonla bitmiyor hikayeler.
Yazmakla aşk arasında o kadar fazla benzerlik var ki bu pencereden bakınca. Yazar da aşık da kendi içine sığamaz olmalı gerçek anlamıyla yaşayabilmek için içindeki fırtınalı sağanakları, ne şu ana sığabilmeli ne de geleceğin kancasına takılabilmeli, geçmişini zaten fırlatıp bir kenara atabilmeli.
Ve yazar da aşık da mutlu değildir esasında. Aşığın günleri 'acaba beni seviyor mu' diye kendini yemekle geçerken, yazarın kaygısı 'acaba okunacak mıyım'dır. İkisinin de mutluluğu acısında, kederinde saklı. Eğer göze alıyorsan yaralanmayı, endişelenmeyi, aldatılmayı ve hatta terkedilmeyi yaşayabiliyorsun aşkını doyasıya. Reddedilmeyi, acımasızca eleştirilmeyi, kendini yalnızlığa günler bazen haftalarca yaren etmeyi kabul ettiğin an yazabiliyorsun, ve her ikisinde de kendinden çıkıp başkalaşıyor, adeta tanrısal bir kimliğe bürünüyorsun. Aşkın oburluktan öldüğü gibi, yani 'çok muhabbet tez ayrılık getirir' felsefesi gibi eğer sayfalarca tıkanmadan, düşünmeden yazabiliyorsan yeteneğini öldürüveriyorsun.
Aşık da yazar da hem ölüme nasıl kafa tutuyor ama hem de ne kadar yakın, ne kadar kardeşler esasında ölümle. Aşık karşısındaki tutku objesi için öldürüyor içindeki şüpheleri, mantığı, ve yakıp yıkıyor şimdiye dek yürüdüğü tüm yolları, yazarsa yazmaktan gelen tutkusu uğruna o kalemi tutmadan, o yazıyı yazmadan önceki halini tek bir darbeyle söküp çıkarıyor hançeresinden, geriye yalın ve soyunuk bir yaratma hali kalıyor her ikisinde de en nihayetinde.
Ve her seferinde seçiyor her ikisi de, Pascal'ın dediği gibi 'her seçim bir vazgeçiştir' ya hani, mutluluğa erişmek için sıradan insanlara mutluluk gelen her şeyden vazgeçiyor, vazgeçemediği, seçemediği an ise her şeyden vazgeçmiş bir şekilde elinde koca bir hiçle kalakalıyor.
Aynı yazar gibi aşık da durmaksızın yaratıyor aslında, karşısındaki farkında olmadan, kendisinin de karşıdaki tarafından bir şekilde yaratıldığını bile hissetmeden. Ahmet Altan eski bir denemesinde (siyasi görüşleri, hayata dair duruşu her ne olursa olsun çok güzel bir kalem, ondan da daha güzel bir beyin bence onunkisi, yani yazıya da aşka da aşık bir kadın için belki yer yüzündeki en seksi adamlardan biri) bir insanla karşılaştığımızda onun önümüze sunulmuş bir kil parçası olduğunu ve bizim kafamızda hayal ettiklerimizle ona kol, bacak, gövde ve kendi kafamıza uygun bir kafa ekleyerek onu bir heykele dönüştürdüğümüzü, yalnızca kendisine bir yüz, yani bize başkaldıracak, bizi hüsrana uğratacak bizden bağımsız bir kimlik biçmediğimizi ve heykelin yüzünü döndüğü an 'elveda'ların başladığını yazmış. Ne kadar doğru...
Herkes, hepimiz bir gün dönüyoruz işte yüzümüzü, kimi bundan kaçınmak için, belki yüzünü çevirmeyen olur diye birçok küçük kil parçası alıyor, kendine birçok 'aşık' yaratıyor ki bunun adına sadakatsizlik deniyor, kimi gözünün önünde parçalanan ve kendisini de parçalayan heykellere razı oluyor, yere düşen kil parçacıklarıyla mutluluğu bulmaya çalışıyor. Gerçek aşk parçalanmayı, başkalaşmayı göze almakla yaşanıyor, küçük bir kil parçasından heykel yapmak kolay değil emek istiyor, emek işin içine girince adına 'aşk' deniyor.
Aşk denilen bir insandan bir parça kil alarak onun bir gün yıkılacağını içten içe bile bile kocaman bir heykel yaratmaya çalışmak, yüzünü döndüğünde gördüğü yüze 'sen ne kadar değişmişsin' demeden kendi yaptığı heykel gibi konuşmasa, saçları Rodin'in meşhur heykelindeki gibi yüzünü örtmese de bıkmadan yılmadan bu sefer dökülen parçalardan karşısındakinin kendisini toparlayarak 'kendi gibi' olan bir heykel yapmasını izlemek, ve tüm farklılıkları, tüm kusurları, tüm hatalarıyla o heykeli kendi heykelciğinin yanına koyabilmek.
Aynı yazarkenki o kendini kaybetme anından sonra ortaya çıkanın esasında bir nevi kendi kendini yaratmış ve senden bağımsız, Tanrı'nın bir emri gibi yekpare önüne sunulmuş bir hayal ürününden ibaret olduğunu kabullenmek gibi zor ama keyifli bir iş aşk da.
Belki de bu yüzden, durmaksızın değiştirmeye, kusursuzlaştırmaya çalıştıkları için kadınlar aşk da daima doyumsuz, kendini bir türlü iyice ıslatılmış bir kil parçası gibi hafif ve esnek bırakamadığı için erkekler anlayışsız.
Aşıkla yazar birbirinden beslenen, birbirini içinin dalgalarıyla sulayan ve hatta birbirinde yaşayan tek bir heykelin iki ayrı yüzü.
Tam da bundan dolayı yazanlar hep aşık...

Monday, August 31, 2009

KURAL 6: 'Şu dünyadaki önyargı, çatışma ve
husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk
diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.'

Sabahtan beri blogger'ın kumanda panelini açıp birşeyler yazmaya kaç kere hazırlandığımı hatırlayamıyorum bile. Mutlu, mutsuz, düşünceli, aksi, umutsuz, hayalci...Genelde kendime yakıştırılan bu sıfatlardan hiçbiri yok bugünlerde üstümde. Onları soyundum bir güzel katlayıp benliğimin dışında bir yerlere kaldırdım. Bir süre havalanmaları lazımdı zira.

Bu aralar safi bir garip suskunluk hali var bende. Oysa anlatmak istediğim, yazmak istediğim, konuşmak, söylemek, sormak istediğim öyle çok şey var ki. Ama bazen köreliyor insanın dili böyle. Karşısına karşısındakinden bir ayna alıyor ve kendini onun seçebileceği cümlelerle tanımlamaya çalışıyor. Benim tanımım yok son bir kaç gündür, çok denedim çok fırlatıp kırdım o aynayı, çok konuştum ona, 'söyle bana güzel miyim?' dedim...Sonra hep eksik, yetersiz geldi birşeyler. Ben de gözümü kapatıp sustum uzunca bir süre. Öyle ki içimi bile susturdum, parmaklarımın bile bağladım gözlerini.

Dokunmazsa, elini uzatıp değmeye çalışmazsa nasıl hisseder insan bilmiyorum. Ama sustuğuma, görmeye çalışmaktan vazgeçtiğime göre bir süre dokunulmazlık da tanımalıyım etrafıma sanırım. Zihinsel oruç benimkisi de, kendimi sınamanın en güzel yolu.

Oysa kendimi kandırdığımı biliyorum çokları. Susturulan cümleler konuşulmuyor bir daha asla, yürünen yollar geri yürünmüyor. Zor çünkü, başlangıçlar ne kadar zorsa yeniden başlangıçlar daha da zor. Kızmıyorum artık ama, ne kendime ne başkalarına. Ne yaptıysa dilimiz yaptı diyorum. Herşey bir küçük sözcük, bir çalıntı bakış, bir zaruri dokunuşla başlıyor. Ve bazen bitmesi şartsa bir şeylerin, aynı şekilde oluyor. Elin,gözün,dilin bağlanması ve hatta mantığın, aklın bile tutsak edilip yalnızca kalbin konuşması, varsa eğer yazgının peşinden gidilmesi gerekiyor.

Tüm bunlar yeni bana, ama bir şekilde düşe kalka çabalıyorum.

Uzun bir zaman sonra ilk defa beni bana sessizce, kavgasız, dövüşsüz, çırpınmasız, fırtınasız döndürecek, eğer gerçekten yolundan sapmış şeyler varsa düzenleyip önüme sunabilecek tek çözüm bu çünkü.

Deniyorum, öğreniyorum...

Friday, August 28, 2009

THIS IS ALSO ME

Kırmızı bir at çizerdim,
Kırmızı bir at,
Bak bu da kafası...

'Nereden geldim, nereye
giderdim?'

Bu da düşünen kafanın bana
sorusu.

Sür beni sarp kayalıklara oradan aşağısı başka
yerin konusu

'Ah' dedi 'senin durumun
fena'

'Ah' dedi 'kalbinde bu neyin
sancısı'


Dayanamaz kalbimin içinden
çıkardım,

Utanmadan dünyaya tepeden
bakardım!

Kimse beni bilmez,
Bilmez beni bilmez,
Bilmez beni kimse,
Ben hep saklandım.

Yanmalısın,sönmelisin, ruhları
incitmeli...

İnanırken yalanlara,
Delirmiş olmalısın!
Bakmalısın, görmelisin, acıyan yerler
neresi?

Varmak için heplere önce hiçi göze
almalısın!


Ah o kızgın bakışın, bir de üzgün
bakışın

Yüzlere gülüşün ve anidir
düşüşün!


Üzülmeye gelmez, giderdim aramaya ruhumun
parçalarını.

Üzerime bir bir dikerdim.
Beni nasıl isterdin?
'Tek parça!'

Yoksun!Nedenin yoksa,
Kime güler yüzün,
Kime ağlarsın?

--Çek, bir sandalye çek ve
otur

Mumlar var, mumları yak,
Anlatacaklarım uzun, uzundur
yollar

ve
Her ne yöne gidersen git beter gibi sonsuz
ama,

Yoksun nedenin yoksa!--

Yokum!
Nedenim yok benim!
Kime güler yüzüm,
Kime ağlarım?
Duruyorsan, ne
duruyorsun?

Yarına kalsam, ne
umuyorsun?


Ağlarla kaplı, hiç
bilemezsin...

Her yanım, her sözüm, her savaşım,her
yönüm...

Öyle zor geliyor ki...
Her yeni gün!

Thursday, August 27, 2009

Boredom Is My Middle Name!!

Çoğunlukla işimin gücümün yazmak ve okumaktan ibaret olduğunu hayal eder, kendime kimilerinin 'aylaklık' diye adlandırdığı bir hayat çizdiğimi düşlerim. Bu blog da bunun bir simülasyonu olsa gerek. Günlerdir ağır şeyler yemekten, düşünmekten yaşamaktan bıkmış olan bünyem dün ruhsal ve bedensel bir detoks maratonu yaşadı ve kendisine geldi. Yine kendimi kandırarak tek işimin bu blog olduğunu düşünecek olursak işte son bir kaç günün (2 gün demek daha doğru olacak) Z raporu:

*Boş kalınca Allah değil ben bile kendimi sevmediğimi farkederek sonunda ertelemeyi bıraktım ve Erdoğ Amca'nın bürosuna gidip gelmeye başladım. İlk sabah yaşadığım beynimdeki patlamalara gelmeden önce bir önceki geceye (en azından hatırladığım ve o kadar da tatsız olmayan anlarına) gitmeli sanırım.

*M. yi çok özlemişim, sanırım önümüzdeki 1 sene de özlemekle geçecek. İçimde kendisiyle ilgili garip bir heyecan var, zaten bayıldığım Brüksel'de şimdi artık 2. bir evim olacak hissi veriyor gidecek olması. Herşey çok güzel olacak inanıyorum.

*S. ile görüşmeye başladığımdan beri herkesten ne kadar uzaklaşmış olduğumu farkettim. Saatlerce M., E., C. ve ben 'eski güzel' günlerimizde ne saçmalardan seçmeler yaşamış olduğumuzu tartışıp gülüştük. Bu iyi, bak bu çok iyi, dedim sonra ben.

*Flat'in margaritaları gerçekten çok başarılı!

Geçenin bilançosu dünkü yazıdan anlaşılacağı gibi pek iç açıcı değildi doğal olarak. Bana koca bir baş ağrısı, 30 lira tutan bir taksi ücreti, pişmanlık, hayal kırıklığı ve ne olduğunu henüz çözemediğim garip bir durum (ki bu düpediz awkwardness işte) bıraktı ve ertesi sabah Alka Seltzer'in ne yüce bir icat olduğunu kanıtlamam için gün doğdu!

*Akşam yine hızımı alamadım ve kendi kişisel Minik Eloise' im ilan ettiğim S. ile buluştum. Bu aslında biraz garip, zira liseden beri hiç liseli arkadaşım olmamıştı. Lox'a gidip gözüm dönercesine waffle yerken bulmayı düşünürken kendimi birden vahiy inmişcesine detoks meyve suyu ve diyet yemeği (sebze beğendi--ki kabak ve havuçtan yekpare bir yemek nasıl hem bu kadar lezzetli hem de bu kadar doyurucu olabilir çözemedim) ile başbaşa buldum.

*Çıkışta hayatımda ilk defa kendimi yaşlı hissetmenin verdiği hezimetle bizim benim deyimimle 'daha az genç, daha az zengin, daha az libidolu' Sex and the City kızlarıyla buluştum. S., A. ve T. annemin yıllardır en yakın arkadaşları ancak bu harika kadınlar kendi arkadaşlarımı satıp yanlarına gitmemi sağlatacak kadar eğlenceliler, iyi ki de varlar! (ilerleyen günlerde umarım bir daha böyle light bi modumu yakalarsam sırf onlara ayrılmış bir yazıda detaylarıyla anlatacağım kendilerini)

*Dün sabahtan beri garip şeyler oluyor ama be blog, yani güzel mi kötü mü bilemediğim gariplikler. Mesela gerçekten Tanrı'nın sevgili bir kulu olduğunu düşünmeye başladım. Zira ne zaman böyle en dibe vursam ben düşerkenden çok daha kolay bir şekilde toparlanıyorum. Yani artık hakikaten düşünmüyorum. Sanırım 'en güzel mücevherler en büyük enkazların altında saklıdır' olayı bu.

*Egoma sponsor olacak kimseyi bulma ya da 'eğlen güzelim' modu yaşama gibi bir derdim yok ama böyle zamanlarda gökten zembille inmişcesine etrafımda beliren, 'allah allah ne alaka' dedirtip kendime güvenimi sağlayan insan topluluklarını seviyorum. Tanrı'nın bana geçtiği kıyaklardan biri de bu olsa gerek.

*Son iki gündür duyduğum en güzel cümleler şu ikisiydi sanırım:

Bir parça, parçası yapabilme kabiliyeti içinde olanı prensesim bellerim
yemin ederim...
--A.B.


Bir eylem kendi iradenizin dışına taşmışsa o artık sadece maddi manevi
zarar getirmeye başlıyor.
--Ayça Şen

Bu iki lafın da -ki ilki ilk okuyuşta oldukça isyankar ve bıçkın, diğeri ise ilk okuyuşta oldukça uyduruk gelmekle beraber- şu günlerde beynime kazımam gereken düsturlar olduğunu ben unutursam arada bir hatırlatın bana şu sıralar.

*Hah son bir komiklik, dün sabah aptal bir pişmanlıkla az kaldı birisine meyve sepeti yollayacaktım. E. olaya uyandırmasaydı, saçma sapan bir sarhoşluk anını bu kadar büyüttüğü için sinir olmuşken, gerçekten büyütülecek olduğunu kabul edercesine 70 liralık şeftali, portakal yollayarak kendimi iyice rezil bir insan haline sokabilirdim.

Son olarak...

Bu blog işi sapıkça bir teşhirci-röntgenci ilişkisi değil de nedir şimdi?

To All It May Concern;

Ben böyle olmadan, hani içine melankoli kaçmadan daha doğrusu bunu dışarıya yansıtmayı bu kadar cesurca beceren bir insan olmadan önce oldukça alelade ve hatta mizahi bir dille yazabiliyordum. Bunu yapabiliyordum evet. Sonra ben büyüdüm ve kirlendi dünyam...

Yaftalar...Hepimizin üzerine yapışan yaftalar ve etiketlerden ibaret hayatlarımız, yaratıcısı Yaratıcı, oyuncuları kendimiz olan koca bir reklam kampanyasının içindeyiz yani ömür el verdiği müddetçe. Binbir kadın var oysa benim içimde, ki bu yalnızca Elif Şafak'ın Siyah Süt'ünden sonra ayırdına vardığım bir şey de değil. Ya da Ayşe Arman'ın son yazılarından birinden sonra.

Kadınım ben, kadınlığı en olması gereken gibi, en açık yürekliliğiyle kadınca yaşamaya çalışanlarından. Yani ağlayan, zırlayan, bazen obsesyon bazen kapris yapan, seven, sevişen, çok konuşan, kendini ispatlamak zorunda olmaktan nefret eden ama yine de bu ülkede yaşadığı için kendini sürekli ispatlamaya çabalayan bir kadın. Sonra kız çocuğuyum, hatalarıyla, düşüp kalkan, kanatan kendini, ama içindeki umudu, sevinci hepsine rağmen yitirmeyen. 'Aaaa o kadar değerli yazarımız var ki ben yazar müsveddesi bile olamam' diyemeyeceğim; hissettiğim, yaşadığım, ta içimde duyumsadığım kadarıyla yazarım. Yazamayınca nefes alamaz, kendini bir türlü sakinleştiremez olan, ama yazabilmek için de nefes alamamaya sakinleşememeye ihtiyaç duyanlarından. Öğrencilik-evlatlık-sevgililik ise yalnızca geçici kavramlar benim için. Bugün buradaysam, meyan okuyorsam herkese ve herşeye bu üç 'titr'dir esas beni ben yapan.

İşte bu yüzden kategorize etmeyin beni, her sevişmek dediğimde, ve hatta zaman zaman sevişmelerimden bahsettiğimde 'orospu', her karardığında buraya yazdıklarımın içeriği 'depresif', her sevdiğimde gerçekten çocukça ve anlaşılmaz hislerle 'takıntılı', her içtiğmde kendimi o sonsuz başdönmesine koyverdiğimde 'ayyaş' demeyin. O samimiyetsiz tavırlarınızla beni anlıyormuş gibi hiç yapmayın hele. Anlaşılmamak gibi bir derdim amacım yok; ancak kimsenin kimseyi anlamadığını çabalasa bile bunu başaramadığını bilecek denli büyüdüm ben.

'Yazılar yazan kadınla tanışmak görüşmek isterim bir gün...' demeyin mesela, o kadın ben değil, benim bir parçam yalnızca. Canınızı sıktım diye ya da bir günlük beni silip atmayın, buzlu camların ardına yerleştirmeyin, o hırçın, o delişmen, o anlayışsız kadın da bütünün tümleyenlerinden başka birşey değil.

Eğer kıyısından köşesinden ilgi alanınıza giriyor, tanıma isteği uyandırıyorsa bu kadın --ki hiç kimse buna zorunlu değildir-- emin olun içime girmenize izin verir, her yönümü göstermeye çalışırım, kabul etmeniz ya da takdir etmeniz değil beklediğim, yalnızca biraz gözlem, biraz hayalgücü yeterli istediğimi başarabilmek için.

Eğer bu çok zorsa, diğer türlüsü sizin acımasız, spontane, yaftalayan ya da adıhernehaltsa hallerinize daha fazla uyuyorsa varsın biriniz gidin evde yazdıklarımı okuyup kendinizce mastürbasyon -ki bu zihinsel de fiziksel de olabilir- yapın, diğeriniz 'gece içmek için' dışında çağırmayıp yüzeyselliğinize ortak edin, bir ötekiniz dünyanın ne kadar zor, çetrefilli ve boktan olduğundan dem vururken aklınıza yalnızca beni getirin, bir diğeriniz tüm kininizi, kavganızı, kadınlara dair genellemelerinizi, sorunlarınızı, sorularınızı benim üstüme yıkın. Bunların hiç biri beni şaşırtmaz da sinirlendirmez de, çünkü biliyorum ki en nihayetinde reklam kampanyaları da hedef kitlenin anlayışına göre değişiklik gösteren, görece pazarlama taktiklerindendir.

Sizden tek ricam beni anladığınızı, çözdüğünüzü, tamamen tanıdığınızı iddia etmeyin. Bunu gerçekten başaranlar olursa eğer -ki azınlıktalar ama varlar- emin olun dillendirmeye gerek kalmadan farkındalık yaratacaklardır.

Eğer -aranızdan bazıları için geçerli bu- tüm bunlara rağmen vazgeçemiyorsam, nadiren yaptığım bir şeyi yapıp kendimi göstermeye, tüm renkleriyle içimdeki o gökkuşağından paleti sizin dünyanızın duvarlarına yansıtmaya çalışıyorsam değerinizi bilin, hayran olduğum vicdanınıza ve insanlığınıza yakışır bir şekilde giderken en azından hoşçakal deyin...

Wednesday, August 26, 2009

FLU HALİ

"Özür dilerim..." dedim "özür dilerim, çok sarhoştum...ya da çok pms...rezilim ben rezil!"

Oysa herşey ne güzel başlamıştı, çilekli margaritalar indikçe mideme her bir kadehte biraz daha silinmişti ruhumun kiri pası, her bir yudumda beynimin cinleri biraz daha tatlı bir pembeye boyanmıştı. Sonra "bir sesini duyayım"la başladı herşey (her zaman öyle başlamaz mı sanki...), gerisi alışılageldiği üzere flu.

İnsan unutuyor, daha doğrusu hafızası bir anne şefkatiyle siliveriyor bazen tatsız an(ı)ları. Kendisiyle ilgili olanları kendinde daha fazla nefret etmesin diye yok ediyor da başkalarının açtığı yaraları ibret olsun diye asla kapatmıyor. "Takıntı" işte burada başlıyor. Bunun adı başka bir şey, takıntı ya da rahatsız etme isteği değil, hırs, kin desen hiç değil. Bir yarım kalmışlık duygusu, "i didnt say all the things i wanted to say, and you cant take back what you've taken away" durumu. Kadınlar bu yüzden daha zor atlatıyor. İster bir gün olsun ister 5 yıl...Sözcükler bir şekilde boğazına zehir gibi yapışıyor insanın ve cevapları aramaya koyuluyor.

Adam "Tamam" dedi..."tamam ama bir daha olmasın". Vazgeçiş, bıkkınlık doluydu, tonlamasından tanırım. Bir daha lara bir daha fırsat verilmeyecekti biliyordum. Sonra özürleri bir kenara bıraktığım yere geldim, o köşede kendimce hafıza tazeledim. Yukarıda kullandığım flu kelimesinin "grip"le aynı olması rastlantısal mıydı yoksa Freud'un dahi farkedememiş olduğu bilinçaltısal bir çağrışım mı bilinmez. Ama o belirsizlik, o sis hali aynen bir hastalığa benziyordu. Belirsizlik beni her zaman en çok korkutan şey olmuştur, kendimle, sözlerim düşüncelerimle, karşımdakiyle, "o"nunla..."onlar"la olan belirsizlikler.

Yaşantıların "flu" hali...

Bir tarafta delirmişcesine bağıran,ağlayan kendini unutan kadınlar, diğer tarafta yalnızca oyunu bölündü diye huzursuzlanan çocuk-adamlar yaratan o hali. Kadını takıntılı, erkeği bir maraton koşucusu kadar hızlı, ama kendi hızından, kaçışlarından en çok da kaçamama halinden, bir an olsun sorgulamak ve sorgulanmaktan ürkecek kadar korkak yapan hali...

İnsan pembelerden sislere geçiş yapınca umudu unutuyor, büyüdükçe iyiden iyiye siliyor. İyi ye dair herşeyin üstünü çiziveriyor. Bir kere pişmanlıkla boyanmayagörsün içinin avluları, senaryoyu hemen yırtıp atıyor, özürlerin yanına vazgeçmişlik sıkıştırıyor.

Bende özürler yok artık oysa, sorular, sorgulamalar, düşüncelerim düşünceleri, düşlerimin düşleri, paranoyalar, "acaba"lar, "keşke"ler, "yoksa"lar. Onlar artık yabancı, kulağımda silik bir uğultudan ibaret. Kendimi suyun kaldırma kuvvetine bırakıp usulca süzülmek var, süzülmek ve beklemek...Kaybettiğim, kaybettirdiğim zamanlara kendimi affettirmek ve bir gün kendimi affetmeyi, olacakları, ya da belki de hiçbir zaman olamayacakları ve hatta hiç olmamış olanları kaşık kaşık içimin gölüne mayalamak zamanı...

Eğer yeterliyse bu özür, yıpranan sinirleri, yıpranan yaşantıları, yıpranan düşünceleri tamir etmeye ve belki çıkmaz sokaklardan, "tamam bir daha olmasın"lardan arınmış yollar yaratmaya ve yolları koşmadan, kaçmadan, korkmadan bebek adımlarıyla keşfederek yürümeyi sağlarsa, beklentilerden soyunup "bekleme"yi öğretirse bu kız yeniden net görebilecek...

O zamana kadar pembesini griye boyamaya devam edecek...