Monday, December 13, 2010


İki kişiden ancak arkadaş olur, çift üç kişiden oluşur.

“Çok okumam gerek”…çok okumam gerek. Böyle diyorum gezinirken kitapçıda, sevişirken kitap kapaklarıyla, heyecandan raflar devirirken ve tanımadığım adamlara gülümserken. “Okuyabilmek için insanın kendisini sevmesi gerekir, azıcık da olsa” demiş John Berger, onu hatırlayıveriyorum birden. Sonra kelimeler, sözler, kavgalar, dövüşler… “önce sevmen gerek ama, birazcık da olsa”lar…Kendimi o kadar önemsiyorum ki ben, birden aklıma bu kalıbı John Berger’den de önce benim kurduğum fikri geliyor…kendimi o kadar önemsiyorum ve insanlar o kadar anlamıyor ki bunun esasında beni mutlu etmediğini, içimdekinin basit bir şımarıklıktan ibaret olmadığını anlamıyor insanlar, hissettiğim her duyguyu ta en dibine kadar kemiklerime işleyene ve beynime kazınana kadar derinlerde yaşadığımı anlayamıyorlar, kavga ettiğimde en çok kendimi yaraladığımı bilmiyorlar, öyle gecelerin sabahlarında yalnızca Küçük Prens’in içimdeki şeytanları kovalayabildiğini bilmiyorlar.

Böyle anlarda “insanlar” derken tek bir kişiden bahsettiğimi bilmiyorlar.

Buraya en son babamla gelmiştim…ölü bir baba, çok okuyan çok yazan, çok ilgisiz ve çok kızan bir baba. Sevdiğim tüm adamlar gibi, sevdiğimi itiraf edemediğim, çokca nefret ettiğim bir adam. Bu kadar çok okumasaydı keşke, hayranlığımı sadece bu noktaya uyandırmasaydı, ilgisiz duyarsız kapalı ve kör orospu çocuklarına aşık olmamı sağlamasaydı Freud’u doğrularcasına. Bir ameliyat öncesi, içimde içimi harekete geçiren hiçbir his yok, uyumak istiyorum yalnızca, geri dönüp uyumak istiyorum, orada yatan adam hayatıma engel oluyor ve bunu kimseye anlatamıyorum…Vicdandan bahsetmeyin bana, vefadan, hakkaniyetten bahsetmeyin…ben sadece uyumak istiyorum! “Anneni yalnız bırakma” diyor, gözümün içine baka baka sahtekarca günah çıkarıyor karşımda ve ben sadece “Yalnız mıydı sanıyorsun? Senin yokluğun onun için bir şey ifade ediyor muydu sanıyorsun? Bunca yıldır neredeydin sen?! Ölsen fark edecek mi sanıyorsun?Ben vardım zaten…hep ben vardım, sadece ben vardım, ben ben ben!!!!” diye bağırmak istiyorum; ama senelerdir beynime işlenmiş olan o politik sosyal normlar, ayıplar günahlar durduruyor beni “tamam” diyorum sadece, uzun zamandır ilk defa haykırmak isterken tamam diyorum. Öleceğini zannediyor, öleceğini hissediyor, biliyorum. Odadan çıktığım anda “geber pezevenk!!” diyorum, elbisemin aşağı kaymış olan sağ üst köşesine, ağzımdan çıkan küfüre, günlerdir eve gitmemekten yağlanmış olan saçlarıma tiksinti-kınama ve ağız sulanması karışımı bakan hastabakıcısına tükürükler saçarak bu sefer daha yüksek sesle bağırıyorum “geber pezevenk!”. Kendisine söylediğimi sanıp gözlerini kaçırıyor.

Ama ölmüyor, Tanrı bile –erkek olduğundan olsa gerek- benim isteklerimi dinlemiyor, beni görmüyor. Böyle anlarda hayatımın film kaplı bir camın ardında olduğunu düşünüyorum, benim gördüklerim beni hiç görmüyor, görmek için camı kıranlaraysa cezalarını kesiyorum, benim istediklerim beni hiçbir zaman görmüyor.

Öldüğünde, 22 yaşımdaydım. İçimden “affettim, şimdi affettim seni.” Diye fısıldadım. Onca para, “canım kızım”lı telefonlar, evindeki fotoğraflar…kimse tüm bunlara rağmen neden affedemediğimi anlamadı, ve ben o yüzden içimden fısıldadım, ben anlaşılamamaktan korktuklarımı hep içime fısıldadım. 22 yaşındayım ve çok yorgunum, saatler süren uykular, kahkahalar süren geceler, onca boş zaman, okumadan, yazmadan heba olan onca zaman…ve ben yine de yorgunum. Kimse neden yorgun olduğumu anlayamayacağı için ben her sabah kalkıp koşuya çıkıyorum, koştukça yorgunluğumu içime fısıldıyorum.

Sonra bir adam, telefonun diğer ucunda neye ağladığımı anlayamadığım bir adam…Hayat bize en büyük kazığını sarhoşken geçen telefon konuşmalarında atıyor, ne olduğunu anlayamadığım hatalar, artık açılmayan telefonlar, bulanık bir zihin..

“Senin için daha ne kadar “ne” olabilirim bilmiyorum.”

Sadece bunu hatırlıyorum, haftalardır bir bu yankılanıyor kafamda. Ve ben o telefonda, o adamlardan hangisine ağladığımı hala bilmiyorum. “O da çocuk, bunda bir kötülük yok, ne kadar bencilsin, o da bir çocuk…onu da sevmeliydim, hem seni sevmedim değil ki onu sevmedim diye” en son bunu demişti biri, hesabım bitmedi hala. Hesabımı bitiremeyeyim diye gitti belki de kimbilir, boğazımda bu siktiğimin yumrusu ömür boyu kalsın diye…Diye, diye…Bunları diye diye gitti. “Kendini “o”nunla kıyasalama” dedi diğeri de. Neden anlamıyorlar? Kurtuluşum için İsa’dan çok daha basitine ihtiyacım olduğunu anlamıyorlar.

Ben isimlerini ağzıma besmeleyle alırken, ben Tanrı’ya inat onlara 100 isim takarken, ben en acı en sarhoş en şuursuz cümlelerimi onlara kurarken –ki ben bu cümleleri sadece en sevdiklerime kurarım- nasıl beni bu kadar kolaylıkla, fütursuzca bir başkasıyla kıyaslayabiliyorlar? Delirdiğimde nasıl oluyor da şaşırıyorlar?

Nasıl oluyor da biri diğerinin varlığı, yokluğu, benim için ifade ettikleriyle zerre ilgilenmiyor?

Siliyorlar. Siliyor, gidiyor ve boğazımda yumrular, içimde canavarlar bırakıyorlar. Odamın duvarında asılı bir İsa resmi var, ve sırf ona inanmıyorum, sırf ona körükörüne bağlanamıyorum, sırf bir türlü kendimi bırakamıyorum ve delirmekten vazgeçemiyorum diye o da kendini atıyor yere, eğilip ağlıyorum…Ben bugün uzun zamandır ilk defa ağlıyorum…hangisine ağladığımı bilmiyorum. “Neden yalnızca beni seçmedi?” diye ağlıyorum. Ve onlar anlamıyor.

Ben anlıyorum. Artık kabullenebiliyorum, tek olamayacağımı kabulleniyorum. Geçecekse bu his, artık biliyorum; iki kişiden ancak arkadaş olur, çift üç kişiden oluşur.

Çok okumam gerek…Yokluğunda çok kitap okudum diyemeyeceğim, yokluğunda hiçbir bok yapmadan boşluğa bakıp oturdum saatlerce. Boşlukta onlarca adam geçti, üstümden, içimden onlarca adam geçti…diyebilmeyi çok isterdim…ama biliyorsun, köpek gibi biliyorsun yokluğunda hiçbirşey geçmedi, hiçbir yara iyileşmedi. Çoğu insan kanayan yaralarına birer yara bandı yapıştırır ve hayatlarına devam eder, ben sadece oturup iç kanamadan ölmeyi bekliyorum.

İçimdeki tüm adamları kanamadan öldürmeyi bekliyorum. Virgülü istediğin yere koyabilirsin.

Sunday, November 14, 2010

Bazı şeylerin ilacı sarmada gizli

Dün geceden beri ağlamaktan gözlerimin yaşı kurudu sanırım, bir de üstüne sabah nefes alamadığımı farkedince panikleyip bi psikolog ablam var benim onu aradım anlattım böyle bir bir buna verdiği öğüt benim gibi bi mazoşisti teşvik edici nitelikteydi gerçi ama ("acı çekmekten korkma, çekiceksin tabi, kendi kendine geçecek" vs vs) rahatladım sanırım biraz, hah adam hala bok gibi davranıyo, ben hala neler dediğimi hatırlamıyorum ve kalbimde hala çarpıntı var ama nefes alabiliyorum en azından bu iyi bişey olsa gerek. Geldim bi de eve hunharca bir koca paket yaprak sarması vardı onu bitirdim falan, iyiyim şimdi sanırım ya da düşünmemeye çalışıyorum.

French Ojenin bloguna sardırdım bu arada, sıradaki sevgilisine mektup yazmış herkesi de mimlemiş eh bu boktan günün temasına da uygun ya hani ben de yazayım dedim;

Sevgilim,

Ben sevdiğim zaman yavrusunu boğmaya çalışan ayı gibi oluyorum ya hani, öperken bile ta iliklerimde hissetmek için incitiyorum mesela; korkma o zamanlarda benden nolur çok sevdim diye bırakıp gitme sen de beni.

Korkuyorum çünkü ben, benden gidilmesinden korkuyorum, kaybedeceğimi anladıkça delirecek gibi oluyorum ve nefes alamadığımda boğazım çok acıyor, acıtma sen de beni.

Kızdığım zaman gözüm başka birşeyi görmüyor, azcık da içtiysem kendimden geçiyorum ya hemen, affet beni...süründür biraz aklımı başıma getir ama affet ya, çocukluğuma ver, sevgime ver, boşver...

Kıskançlıktan gözümün önünü göremediğim anlarda sakinleşmemi sağla ne olur kafamdaki saçma düşünceleri uzaklaştır, beni benden benim içimdeki o canavardan koru olur mu sevgilim?

Ve beni en çok da kendinden koru, bir gün gideceksin sen de biliyorum...mümkünse canımı söküp çıkaracak kadar çok sevdirmeden git.

Aslında böyle olmamalı

Aşk derken içi acımamalı insanın. Hayır, aşk böyle olmamalı. Sabahın köründe kötü rüyalarla uyandırmamalı insanı, sürekli olmayan birinin hayaletiyle yaşatmamalı. Yarıştırmamalı. Olmaz, aşk böyle olmaz. Güne pişmanlık cümleleriyle uyandırmamalı. Köpeklerden korktuğu için kilometrelerce ötedeki bir insanın sesine ihtiyaç duyurmamalı, bu kadar aciz bırakmamalı. Tek istediğin sarılıp uyumakken geçmiş sevişmelerin çetelesini tutturmamalı, içini kemirenlerin hesabını sordurmamalı. Ekmek bıçağına kurtuluş olduğunu düşünerek hasretle baktırmamalı, ve onu eline alamayacak kadar cesaretsiz bıraktırmamalı insanı. Olmamalı ulan aşk böyle olmamalı!

Şimdi düşününce içki de böyle birşey olmamalı, söylemekten en çok korkulan cümleleri söyletmemeli, kendini bir kenara bırakıp çaresizce özelinin karıştırılmasına izin verdirmemeli, bu kadar acıtmamalı, bu kadar savunmasız bırakmamalı. Maskesini zırhını en giyinip kuşandığı anda insanı böyle çırılçıplak bırakmamalı. İnsan içtiği zaman en farkında olmadıklarını sevmeye başlamamalı. Göz kapakları artık aralanmayıncaya kadar ağlamamalı insan. Olmamalı, böyle içilmemeli.

Tek haneli rakamlarda uyanmamalı insan düşüncelere yenildiğinden, olmamalı, yapmamalı. Sesi bağırmaktan çatlayıncaya kadar sesli düşünmemeli, bu kadar sesli olmamalı. Etraftaki tüm sesleri susturacak bir suskunluğa da bürünmemeli, gururu boktan bir çöp poşetine sardırıp içini kusturmamalı, kanatmamalı bu kadar. Böyle olmamalı ya, başka biri olmaya "o" olmaya özendirmemeli.

Artık yazmaktan ölesiye korkarken ve üstelik yorgunluktan dizleri titrerken delirmemek için, yine yeni yeniden içmemek için, hatırlamak için, ve hatırlarken unutmak için sonsuza doğru yazdırmamalı. Büyüdüğünü sanırken ne kadar küçük ne kadar gelişmemiş olduğunu hatırlatmamalı. Yürüdüğün tüm yolları anlamsızlaştırıp tek bir adım bile katedemediğini göstermemeli, yaşananları silmeye çalışırken kalan tek izin kendisi olduğunu düşündürtmemeli. Bunu böyle yapmamalı.

Duvarlar tek bir adamın adını fısıldamamalı, böylesine teslim olunmamalı, senelerdir nefret ettiği bir göbeğe sahipken insan kilo verdiğine üzülmemeli, nedensiz yere küçülünmemeli. Ana rahmine dönüşe özlem duyulmamalı, kıvrılıp kıyıda köşede soğuk parkelerin üstünde yardım çığlığı atmamalı insan, bu kadar muhtaç olmamalı.

Aslında hiçbirşey bu kadar acıtmamalı, küçük çocuklarla konuşmaya hasret kalınmamalı, işi gücü bırakıp köhne bir parkta o çok korktuğu köpeklerle boğuşurken teselli aramamalı insan, gelmişine geçmişine küfüredip küçüle küçüle yok olacağı günü beklememeli, elleri titrerken satırlara umutsuzluk sığdırmamalı, yaşıtları gerçek dünyayla yüzleşirken bir hayalin peşinden dizleri yara bere içindeyken koşturmamalı insan.

Var gücüyle esnerken acıyacağından haberi bile olmadığı organlarını keşfetmemeli insan, beynini zorlayıp hatırlamaya çalıştıkça bir yastığa isimler takmamalı. Pis bir havluya anlamlar yüklememeli, çalılıkların arasına girip de işemeye başladığı her an yüzünde saçma bir gülümseme olmamalı.

Bir insan kuaförünün önünde sevişmiş olmamalı, saçları taranırken o camdan dışarıya bakıp aynı geceyi tekrar tekrar hatırlamamalı, hiç tanımadığı en yakın arkadaşlara dert anlatmaya çalışmamalı, yapmamalı ulan!Acıdan ölmek üzereyken "keşke ölsem de üzülse" dememeli, düşünmemeli.

Saçlarından hala sular süzülürken tekrar tekrar duşun altına atmamalı kendini insan, üşütmemeli. Adını bile duymadığı hastalıklara razı olup bu acının gitmesini dilememeli, laf anlatmaya çalışmamalı, fırsatları kaçırmamalı, "benim gibi ol" diye beddua etmemeli, dünya yüzünde bildiği en büyük kötülük kendisi olmamalı, hayatını bir bok çukuruna gömmemeli.

Aslında böyle olmamalı ulan, olmamalı!




Friday, November 12, 2010


Ben buna başlık bulamadım ama çok fena sövesim var.

Hani birileri hayatınızdan çıktığında ağlıyorsunuz ya; ikiyüzlüsünüz topunuz. Biri öldüğünde de sırf onu bir daha göremeyeceği için üzülenlerdensiniz. İşin kötüsü ben de sizdenim.
Burada oturup uzun şeyler yazamadığıma üzülüyorum.

daha önce girdiğim gibi aynen kapı aralık,manzara donuk ve üşüyorum yine ben.

Belli beklentilere sahip olduğunuzdan sırf oturup karı gibi "ağlıyorum-zırlıyorum" temalı yazılar yazarken kalbinizi kırmamak için usul usul siktiri çekenlere iki gün önce şöyle aşığım böyle aşığım diye atıp tutarken iki gün sonra güzel gününde hırsınızdan bir şey demiyorsanız ikiyüzlünün allahısınız. Ve benim olduğum yer, sizinkinden olabildiğine uzakta.

Ben sevdiğim zaman fısıldamaya başlıyorum oysa, yorulduğum zamanda bile monologlarla avunuyorum, siz sufle alırken bir anlık heveslerden;
ben çok güzel seviyorum.

Herşeye rağmen kendimi kanata kanata izin verilen kadar oluyorum ve daha ne kadar "ne" olabilirim bilmiyorum.

Tüm sislerin içinde bir yerlerde görünür olduğumu bilirken bile sisi dağıtmamam da bundan sonra,
görüş bulanıklaştıkça, güzel görünür çünkü bazı renkler.

Susuyorum.
Dilimin ucunda sözler var ama onları kırık camların içinde saklıyorum,
"aman dikkat et, cam yürür" derler ya hani,

eline batıp yürüyeceği günü bekliyorum.

Sunday, September 26, 2010

Ben bugün çok eziğim.

Damla bir gün bir sprey bulmuştu da dudağımıza sürmüştük, saatlerce uyuşmuştu dudaklarım. Keşke duyguları da uyuşturacak bir sprey olsa. Herşeye bir çare bulan bilimadamları keşke bu sefer de bana bir çare bulsa, sevmesem keşke artık hiç. Hissetmesem ya da, sessiz sedasız sevebilsem keşke. Susabilsem biraz. Oysa bilmez misin sen susan bir kadın kadar gürültülü birşey yoktur esasında.

Sakın beni inandırmaya çalışma, hiç kötü bir adam değilsin sen. Ne yazık ki değilsin. O zaman o kadar kolay vazgeçerdim ki, çok gördüm çünkü ben kötü adamlar. Sen çok güzel şeyler yazıyorsun oysa. Ve ben yazan adamları çok severim bilirsin. Ben çok güzel seviyorum. En çok seviyorum, ve o yüzden en çok kaybediyorum. Birazcık sevsen sen de, ben geri kalanını senin yerine de severim. Seni iyileştirmek istiyorum ben, ben iyi değilim ama. Hiç değilim. Varsın olmayayım, sen iyi ol yeter. Hastalıklı bir düşünce biliyorum ama yeniden sevilebilir bir adam ol istiyorum, sevebil istiyorum hem de uzaklara kaçmadan, beni olmasa da birilerini yine sev ve yine çok güzel şeyler yaz istiyorum.

O kadar fazla çirkin, karaktersiz insan mutlu ki. Bu mutsuzlukta bir adaletsizlik var diyorum. Hiç mi sevmiyor acaba Tanrı beni? Ben birşey yapmadım ki. Kendimi en günahsız sandım ve kendimi taşladım sadece. Senin yüzünden mutsuz olmak sevindiriyor oysa beni. Tamam diyorum artık, amacımı buldum. Durduk yere ağlamaya başladığımda arkadaşların omzunda artık sebebini biliyorum diyebilirim. Sonuna kadar bağırta çağırta içimi içimden söke söke mutsuz et beni istiyorum.

Bunun için önce sevmen gerek beni ama.
Birazcık.

Saturday, September 25, 2010

İnsanları seviyorum, erkekleri değil.

Klasik soru vardır ya hani, "neden yazıyorsun?" diye. Ben biliyorum. Ne "yaz" dedikleri için ne şu üç kuruşluk dünyada olur da üç kuruş daha kazanırım diye. Yazmazsam ben, deliririm biliyorum. En çok sevmem gerekenlere kinim var benim, dünyanın çirkin bir yer oluşu, insanların mütemadiyen birbirinin etine aşermesi, aslında hiç "sevgi-li" olamamış sevememiş sevgililer, sabahın köründe sırf haftalardır aramıyorsun diye "vefasız"lığını yüzüne vurmak için arayan ve hayatın hakkında hiç bi halt bilmeyen, işin komiği tüm bunların mimarı olan babalar, bir yerlerde bir gram nefes için çırpınan kadınlar ve onların celladı olan adamlar var. Bunları yazmazsam deliririm ben, biliyorum. Deliliğe vuruyorum ya o yüzden. Kocaman gülüyorum önce, sonra satırlarca ağlıyorum. Ama en çok en kocaman en güzel seviyorum. Ben o kadar güzel seviyorum ki, en nihayetinde yılanın sözüne kanan ve aptallığına doymayıp elmayı ısıran 2 soysuzdan olan tüm insanlığa yetecek kadar sevgim var benim. Keşke adem yılanın kafasına basıverseydi oracıkta. Keşke erkekler akıllı olabilseydi biraz daha.

Erkekleri sevmiyorum ben, bunu ciddi ciddi oturdum düşündüm. Hayatıma giren hiçbir erkek tam olarak okuyamamışsa içimi, içime gerçek anlamda girememişse, üstelik gözümü açtığımda erkek dediğim ilk insan bile hani kendi kişisel adem'im bile yapamamışsa bunu, sorun bende değil demektir. Ben İsa olsunlar istiyordum oysa, kimi sevsem gerçekten içimden "farkında değil misin?belki de benim kurtarıcımsın" diyorum. Kurtarmıyorlar. Sevmiyorum ama bir şeyi de inkar edemiyorum; büyük şehrin 12 cm topuklularla sendelemeden kendi ayakları üzerinde durmayı bir kişisel zafer olarak kabul eden kadınlarından olsak da herbirimiz tanıştığımız her erkekte o İsa'yı arıyoruz. Erkek nankörse, içgörüsüzse kadın da zayıf o yüzden. Düşündüm de, belki de kadınları da sevmemeliyim.

Kalabalıkta tanıdık bir erkek yüzü, yalnızken başımızı sokacak bir kol; sarıp sarmalanmak istiyoruz yani en nihayetinde. Ve sevişiyorsak eğer tamamen ait olmak istediğimizden; hepimiz Kezban'ız yani bir yerde. Erkekler anlamıyorlar, "artık büyüdün" diyorlar, bir kadının hiçbir zaman büyümediğini, bunu istese de yapamadığını göremiyorlar. Üstelik bunu biz kendimize yapıyoruz, muhtaç olduğumuzu kendimize bile itiraf edemediğimizden, erkekleri de inandırıyoruz başımıza buyruk olduğumuza. Ben değilim. İstediğimde çekip gitme, müdahale ettirmeme hakkı da bulsam kendimde birileri beni durdursun istiyorum.

Yürümekten yoruldum çünkü ben, artık "dur" desinler istiyorum.
Durdurmuyorlar.
Ben de dinlenmek için yazıyorum.
Delirmemek için.

Friday, September 03, 2010


Bak sana ne fısıldayacağım.

Gözünden öpme ayrılıktır derler, ağzımdan da öpme laf olur sonra, dudağımın kenarı eskiden özeldi, artık sıradan. Ellerimden öp sen hep beni kimsenin bilmediği yerlerimden. beceremiyoruz sanırım ya ikimiz de, çok da romantik olma esasında. Gırla küfür edeyim ben yine sonra kendi hayvanlığımdan utanayım.

Ekmek yiyelim tereyağı yiyelim çocuk büyütelim, dört duvar bir evde günlerce yataktan çıkmadan oturalım ben senin sırtını kaşıyayım arada, sen küçükken annemin yaptığı gibi o alçak tabureye oturt köpürte köpürte yıka saçlarımı.

Bak sonbahar da geldi hem, hırkalarımın kollarını çeke çeke ısıtmaya çalışayım ellerimi, arada bir çift eldivenin tekini dönüşümlü giyebilelim. Sıkış tepiş yaşayalım be şu hayatı da ite kaka olmasın ama olur mu?

Çiçek sevmem mesela ben, çok istersen gelirken bir bağ semizotu alabilirsin ama mesela, rakıyla öyle güzel mezeler yaparım ki aklın durur. 2 dubleden sonra şu koltukta sızıvereyim ve uyandırma beni lütfen.

Büyümüş de küçülmüş bir çocuktum ya ben, şimdi bırak çocuk olayım biraz.

Gözüne bir şey kaçmış diyorlar son günlerde, üç yerden birden diyorum. Çatal gibi batıyor içime.
Çağırınca gelirmiş ya hani...
Üç harfli.

Tuesday, August 17, 2010


Sıkıntı insana inanılmaz şeyler yaptırabilir.



Monday, August 16, 2010


Ben bazen böyle şeyler yazarım

Yatağımı toplamayı sevmem ben, sarılma kokusu kalsın oralarda bir yerlerde isterim. Bulaşık da yıkamam sonra, hem en sevdiğim kir dudak izidir. Cevapsız aramalar umutlandırır, meşgul tonu kıskandırır da beni "aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor" sinyali en çok parçalar içimi. Ulaşılmaz olmasın isterim kimseler, boyum kısa benim eğilip kucaklanayım isterim. Sigara içmiyor olsam günlerce evden çıkmam, hep bize gel isterim ama esasında misafirlikten de hoşlanmam. Sinirlenince ütü yapar, üzülünce yemek yaparım ama yemem. Ağlarken yüzümü yıkamaktan, korkunca su içmekten hoşlanmam. Ne kadar duygu varsa içimde dibine kadar içimi delene kadar yaşamak isterim. Sabahları küstah olduğum kadar çirkin de olurum ve sesim kısıktır hep. Hasta olduğumda gece viski-bal-karabiber, sabah muzlu ballı süt içerim. Sütün kaymağı damağıma yapışırsa üzülürüm, yapışan herşeyden bırakamadıklarımızdan bırakmayanlardan nefret ederim. Ben isterim ki yanmaz yapışmaz teflon tava olayım. İnsanlar metal kaşıklarla değerler ama tenime genelde. Çizildikçe ta içlerine zarar veririm ben de ; haberleri olmadan zehirlenirler. Geceleri hala yalnız uyuyamam ve kimseyle yüz yüze yatamam, nefesini hissetmeyim isterim; ama çok seversem gece uyanıp nefes alıyor mu diye kontrol ederim. Örgü örmeyi bilmem ama zihnimde çok güzel balık ağları örer bir bir toplarım hayallerimi içine. Onların daha haberi yok ama Öykü adında bir kızım, Kayra adında bir oğlum ve yanına yaklaşmaya korktuğum yavru bir köpeğim var. İnsanların yanına yaklaşmaya korkmam ama evime almam, köpeklerdeyse tam tersi. Kışın çok hasta olur, hasta olunca ayaklarımı avcunun içinde ısıtsın sevdiklerim isterim. Küçükken kocam sandığım ayı ahmet adında bir oyuncağım vardı ve erkekler konusundaki zevkim hala da çok değişmedi diye düşünürüm bazen. Çok sevdiklerimi anne gibi koklaya koklaya öperim ve saçlarımın okşanmasından hoşlanmam. Kadınların intiharı seçenlerini erkeklerin haksız yere hapis yatmış olanlarını sevgilinin taze terkedilmiş olanını ve çocukların kimsesiz olanlarını severim. Kimseye acımam ben ama acıları olan insanları kayırır bazen göğsümün arasında uyuturum. Bilekten dirseğe doğru uzanan bir damar, çocukluktan kalma bir yara izi ve yataktan yeni kalkmış gibi görünen saçlar kadar güzel birşey olamaz bence bir erkekte. Kolay kanarım ama kimseyi kandırmam, kandıkça kanamam artar ve o günlerde çocuk kitapları okurum. Sevgilim gecenin bir yarısı evimi bassa ses çıkarmam yastığımın yarısını, bedenimin hepsini kalbimin olandan da çoğunu veririm ona; ama sabah erkenden kahvaltıya gelene surat asarım. Evde yemekleri hep ben yaparım ve kahvenin köpüğünü istisnasız tuttururum; gel gör ki ayakkabılarımı hala bağlayamam ben ve meyvemi biri soymadan yiyemem. Gazete ve dergileri en arka sayfadan okumaya başlamak, kalbimin üstüne yatamamak, evde çarptığım nesnelerden özür dilemek ve yemeğin yanık kısmını sevmek gibi garip huylarım vardır.


Ama en garibi de ne biliyor musun?
Bencilce, etlerini koparmak istercesine, küçük kız çocuklarıyla papatya falı bakacak kadar, kocaman sevdiğime ikna edebilirim ben kendimi.İstersem eğer.

Seninle bi ilgisi yok yani.

Sunday, August 15, 2010

Ben var ya.

Yaşım: 22;

sen gittin ilk hanenin 1i de eksildi o yüzden saçlarımı topla istiyorum mesela, içtiğim suyu ılıştır, duşa sen sok istiyorum beni.

En sevdiğim koku: Şeftalili nestea içmiş dudak kokusu.

En güzel yerim: ellerim; gözlerin orada kaldı biliyorum.

En büyük korkum:telefonumun şarjının bitmesi, başımın altına koyuyorum ya hani, o bana radyasyon saçarken ben ona masallar anlatıyorum.

En kötü huyum: dağınıklığım. çarşafları hala değiştirmedim.

En özlediğim şey:

SEVİŞMEK

valla bak, şöyle doya doya, koklaya koklaya.





Başını alıp gittin ya, başın kopsun dilerim!

1 aydır hayvan gibi içiyorum, son 1 haftadır daha çok ama. "Son bi sarılamadım" diye içiyorum, sonra "son bi gelmedi" diye sinirleniyorum, elim telefona gidiyor da tuşlara değmiyor bu defa. Saçma bir küpeye binlerce anlam yükleyebiliyorum ben mesela. Bu kız ne küçük şeylerden mutsuz oluyor demesin istiyorum, beline sardığı havlu hala salonda aldığı su şişesi soğumasın diye ona sarıyorum.

Bir kaç gündür herşeye üşeniyorum. Yabancı olmayacağı nadir kavramlardan bu biliyorum. Beynimden ışık hızında kelimeler geçiyor ama bir türlü gittiği yere ulaşmıyor, arabeskin dibine vuruyorum, çokca şarkı tutuyorum yıldızlardan bir dileklik daha hak haktan onun için bir dilek istiyorum.

Yarım kalır her işim benim zaten, bak mesela o yaptığım kurabiyeler yarım kaldı, sonra ilaçlarım gereksiz diye yarım kaldı. Sevişmeler bana kalsa hep yarımdır zaten ya, o son sarılma yarım kaldı.

"Çok sevme" diyorsun ya ve ben onaylıyorum seni başımla, başım göğsünde, aynen annemin gece çıkarken "Çok içme" dediğindeki gibi onaylıyorum aslında. Uslu bi kız olamadım ki ben, tutamam sözümü, sana da bir söz veremem sen de vermedin hiç hem değil mi? Beklemek istiyorum ama durup dinlenmek istiyorum ben birazcık sende.

Dünya başımla aynı hızda dönüyor bazen ve de bugünlerde, her bir gezegene tek bir harf sana sayfalar bırakıyorum geçerken, rüyamda olduğun yere geçerken uğruyorum ama rüya dediğime aldanma aslında çok az uyuyorum.

Sabahları ayılmak için içtiğim soda-limon-tuzun yerine koyuyorum seni, saatler ilerledikçe tekila sarhoşluğu kapsıyor ama bünyemi, kimseye tam olarak anlatamadığım istediğimce soramadığım için cesaretsizliğime, seni özleyecek ve bekleyecek gücü buldurduğu için cesaretime, özlettiğin için sana küfrediyorum. Çokça küfrediyor kendi kendime sevgi gösteriyorum. Sana gösteremediğim tüm sevgiyi kendime gösteriyor en taşaklı küfürleri kendime ediyorum.

Sonra kendime bunu yapmaktan hunharca bir zevk aldığım için kendime benden aslında bunu istemediğin için sana kinleniyorum. Darılma; ama sana kinim var elbet senden başka kimim var? diye diye beynimi yiyorum.

Hah bir de ben artık her telefonu bir umut o sadece senin bildiğin tonlamayla "alo?!" diye açıyorum.

Friday, July 23, 2010


Eda Taşpınar'dan eksiğim değil bel çevresinde fazlam var o yüzden al sana tatil günlüğü!

Ha gittim ha gidicem derken bodruma geldim azizim. Ne çok seveni ve sevmeyeni varmış ve ben de bodruma muhtar olmuşum durduk yere bunu farketmemiştim tabi. Şimdi benim Antalya sevdalısı ve tabiki de fake kot-kıl fetişi ve zengin koca merakı üçlüsüne sahip rus kızı sevdalısı bir arkadaşım var. Gelicem öğrendi ya gidiceğimi yok efendim bodrum şöyle kötü yok çok türk var yok üstüne işerler. Olayı sonradan öğrendim ki maça kızı mı ne sikimse bi yer varmış geceliği 300 400 euro orda da kazmanın teki kafayı bulup milletin kafasına işemiş hah bunun faturası da Bodrum'a gidenlere ve boş yere para harcayıp mal mal davranmalarına çıkmış olmuş. Anacım bende o kadar para olsa hani 5 gün kalsam 1500 euro'dan 3000 lira eder en kötüsünden çıkar avrupaya giderim dicem de ayyy pardon orada da çok türk vardı ıyyy di mi.

Neyse konu tazeyken sinirimi de boşalttım iyi oldu, ilk bodrum çıkarmasını kazasız belasız dün yaptım efendim. Yaptım da ne yaptım ama...önce dolmuşta cak cak cak sakız çiğneyen ve 'mierrsiii' diye konuşan iğrenç bi abla daha sonra sikimsonik bi mekana gidicem de bizimkileri bulucam diye bodrum merkezde abartısız 3 kilometre koşturmak zorunda kalmam. Hah fena da olmadı hani ben tabi ki de 'ameaannnn sanki herkes incecik mi bındık bındık göbeğim hem pek şirinim hem benim yüzüm güzel ruhum sarışın' bık bık bık diyerek rejim mejim yapmadım. Hah maruz kaldığınız bu işkence için de hepinizden özür dilerim erkek kısmısı...kısmetse seneye artık. Gittim buldum bizimkilerle bi kaç tekila bi kaç bira derken bu arada da yanımızda yemin ederim 15 yaşında çocuklar var kafalarını buz kovasına sokup serinlemeye çalışıyolar hadi kalkın Kule'ye gidelim dedik. Bu arada unutmadan benim boğazımda nal kadar bi yumru yazın ortasında boğazım şişmiş alkolle anca dindirmeye çalışıyorum acısını. Bu böyle gece takribi 5'e kadar sürdü sonra ben na şurada bahsettiğim adam var ya zaten onunla mesajlaşıyodum 'ayyy bebüşüm çok sıkıldım ben dolmuşta yeaaa' diye zorla ve yine yine yine yüzsüzce kendimi arattım tabi bu sırada bendeki talihsizlik değerlerini göze alarak birisi gece gece kafama falan kusmasın diye gittim dolmuşta en arkaya oturdum, önümde de şu benim 1 sene boyunca uğruna mala bağladığım bi adam vardı ya yemin ederim onun 60lı yaşlardaki hali var kafayı yaslamış cama durup durup 'neden kalkmıyo ki yaaa bu dolmuşşş....neden ki yaaa' diyip duruyo, yanımda kafaları kah önlerine kah omzuma düşen iki tane memur kılıklı herif en köşede de giderkenki dolmuşta da gördüğüm boyutları elbezini aşmayan bir elbise giymiş olan varoş tiki bi abla var. İşte aradı bu ben tabi ufuuuu o zamana kadar ne mesajlar çekmişim yok boğazım da şiş aman da içemiyorum da ilaç aldım da (allah var yalan değil...de o ilacı ben 3-4 tekila 3-4 biradan sonra aldım hani son 1 saatte hakkaten içmedim hiçbişey!) şimdi bu adam bizim buraya baya yakın bi güzide beldemizde kalıyo ama da cümbür cemaat abisi bilmemnesi dıdısı dıdısının dıdısı ben de bi ara gel mel demiştim Bodrum'a baktım gelebilecek gibi değil eh gelemezse de adamı önümüzdeki 6 ay boyunca son 2 görme şansımdan (bak planı hala kendi kafamda kurdum şimdi ben bu gitmeden 1-2 gün önce gidicem ya hı hıı kesin ekmez beni kesin görüşürüz ankarada da diyorum içimden) birini kaçırmış olcam.

Bunları kafamda kuraaa kuraa kuraaa bi yandan zaten yol tutmuş sesim mıyır mıyır çıkıyo bi yandan tekilaların etkisiyle kafam dönüyo bana bi cesaret geldi (normalde gelmiyomuş gibi sanki) 'eee beni ne zaman çağırıyosun?' gibisinden bi laflar ettim allahtan adam alıştı mı nedir artık bu hallerime hiç bozuntuya vermedi akabininde ben bi triplere girdim falan sadece 'kaç tane içtin sen bakıyım?' dedi ben iyice börtü böcek kalp kalp kalp moduna girdim. Yok anacım ben bu türk filmlerindeki utangaç naif gizemli kızlardan olamıyorum hamurumda yok...ille şu sarışın sürtükler gibi dan dan adama ne istediğimi söyleyeceğim, konuşuruz monuşuruz dedi bu da neyse dedim oh en azından 'ne alaka yeaaa' gibi bi çıkış yapmadı da şurda önümdeki amcaya salya sümük ağlamak durumunda bırakmadı beni.

Sabah da kalktım anam ağzımın içi şap gibi başım desen ağrıyo saat 12 olmuş öğlen dedim iyisi mi ben bi havuza gidiyim yattım malak gibi havuzun başında bi bacağım yanmış diğeri yanmamış bi de üstüne güneş çarptı heralde baygınlık geçirdim resmen 3 saat falan uyudum dönünce böyle rüyamda allahım neler görüyorum yok işte mükemmel bi işim var bi yandan yazı yazıyorum yok tek taşımı kendim almışım ama da süper bi ilişkim de var tüm sevdiklerimi falan gördüm, tüm eski sevgililerimin hayatı bok gibi gidiyodu 0 beden kızlara herkes 'ıyyy bu ne beee çok iğrençsin kızaaaam' diyo rus kızları geldikleri çöplüğe dönüp votkanın gözüne vuruyodu falan. Dedim allahım böyle bi rüya gördüysem ölüyorum ben kesin tabi o sırada içimden de diyorum 'oh neyse allahtan bu gecelik beni pek iyi gösteriyo ağdamı yaptırmışım lan keşke saçlarım da 5 saatlik sevişme maratonundan çıkmış gibi gözükmese şimdi bana 'kevaşe karı kimbilir kimlerle sevişti de güneşin alnında böyle allahından buldu' demezler inşallah' falan falan. Sonra uyandım haliyle insan gider adama 'ayyy rüyamda seni gördümmm iyi misin cnm muck' falan der klişe olsa da yiyo lan erkekler bunu valla.

Bi gözüm açık bi gözüm kapalı 'oyhşşş mal gibi güneşin altında yatmışım fenalık geçirdim' yazdım o değil bu hareketlerimden sonra adam 'lan tip desen tip yok göbekli möbekli, eh hafif salaklık da var bunla kurulacak gelecekten de ilerdeki potansiyel çocuklardan da bi bok olmaz' deyip kendini 'döner kebabb ben seni çok seviyorr' dan başka bi bok bilmeyen sarışın bi yellozun tekine kaptırsa gıkım çıkmaz.

Ama ben hep diyorum hoşlandığım erkeklerin en büyük ortak noktası ne yazık ki bana maruz kalıyor olmaları.

Sunday, July 18, 2010


Erik kadar şanssızım, Berrak Tüzünataç kadar sarhoşum!

Uzun zamandır yazamıyorum buraya oysa ohoooo neler neler var yazıcak da bi türlü ya elim gitmiyo ya götüm yemiyo ama da artık tutamıycam kendimi. Zaten ben ne zaman sarhoş olsam önce birine sardırır sarhoş mesajları çekerim sonra ertesi gün hooop uyanır kendimi bişeyler yazmaya veririm. Daha istanbul maceraları, Pucca karısının kitabı, bi iki ağlak biraz da hırs dolu baba yazıları var yazıcak ama dedim ya bi kısmına elim gidemedi bi kısmını götüm yemedi.

Bi herif var şimdi bi yandan da nası üç buçuk atıyorum okuyacak da götü kalkacak diye ama da şimdiye kadar zaten egosuna sağladığım sponsorluk hizmetleri sayesinde götünün tek rakibi türk hava yolları olsa gerek, varsın olsun...zaten ilerde öldüğümde bu heriflerin hepsi gelip mezarım başında "rahmetliyi iyi bilirdik ha, iyi pompalamıştı özgüvenimi" diyecek bundan eminim...umarım arada iyi de sevişiyodu orospu karı sevdi mi de yıldız tilbe kadar arabesk seviyo, gözleri tamamen kapalı moduna geçiyodu der de bunca çabalarım boşa gitmez. Zira eminim yaşarken şu ahir ömrümde kıymetimi bilmeyecek bu soyuna çomak soktuğumun erkekleri.

Neyse kimdir nedir çok ayrıntı veremeyeceğim de ben bu adama iyiden iyiye sardırdım hatta bi ara 2 hafta boyunca aralıksız ve istikrarlı bi şekilde ekti de beni yine de polyanna'yla süt kardeşmişcesine "ayyyy canımmm çok çalışıyo yaa illa ki arıcakkk" diye bekledim de bekledim...bu arada da bol bol ütü yaptım. Ütü ilginç bi ev işi ha psikopatçasına hayatımdaki herşey düzeliyormuş hissine kapılıyorum ütü yaptıkça. İşte en sonunda görüştük bu herifle geçen gün zaten de ertesi günü hoop tatile gitti. Benim her yaz kaderim de bu ha...ya adam tatile gider hemen ya ben bi yerlere giderim sonra afedersin at sikine benzer daha başlamamış ilişki. Ama da bu sefer valla ki bok etmicem hem çok da takılmıcam herşeyi oluruna bırakıcam kendi türümün Dalai Lama'sı neblyim secret filozofu olcam.

Diyodum kiiiiiiiiiiiii....oryantasyon vardı dün. Yine ağzımla içemedim tabi...hayır korkuyorum bi gün ya şu facebookta videosu dolaşan çakma manken karıya dönücem ya da celebrity misali allah ne verdiyse birilerini pataklıcam...bırakıyorum o yüzden alkolü valla bak. Hah işte ne diyodum sonra buna bi mesaj atmışım ben gece 3.30 civarında...hiç şaşırmadınız di mi? Bi de yazamamışım ki..."çok" dicekken çnk yazmışım falan. Mal gibi ayyyy tatilde çok mutlu pek mutlu ol falan gibisine bişeyler saçmalamışım. Hayır beyin bedava bedava diyolar da bence bende o da yok ha en büyük korkum küçüklüğümden beri dahi muamelesi yapılmış bi bebe olarak bi gün bunları bi psikologa anlattığımda beni bi özel eğitim merkezine yollaması. Çünkü bi insan bu yaşa gelip de hala ergen hayatı yaşayamaz ya..yemin ederim bence takribi 15 yaşından sonra beynim çalışmayı durdurdu.

Bi de hakkaten garip lan bu adam böyle açıyorum "ne garip adam" dinliyorum falan "bebüşüm al bu şarkıyı sana adadım" deyip dinletesim geliyo. Höfff yine kaçmasa benim mallıklarımdan dolayı bu da ya. Yani çünkü hem oluruna bırakmış gbiyim ama hem de "al götür beni bebeyim seninim!" diyesim geliyo böyle eve kitleyip günlerce tavşanlar gibi sevişesim var mesela adamla, ya da dost hayatı yaşayalım falan o akşam işten gelsin ben ona içksini hazırlayım günün yorgunluğunu unutturayım. Bunları okusa götüyle gülcek bana bundan da eminim ama biraz da zaten okusun diye yapmıyosam şerefsizim.

Şimdi telefonunu açsın mesela mesajı görünce "salak lan gerizekalı yemin ederim bu kız" desin ama yine de azcık da olsa gülümsesin istiyorum...hah o bana böle sarhoş mesaj atsa benim tepkim öyle olurdu misal. Ama dedim ya benim beynim anca bi kırım kongo kanamalı kenesininki kadardır, hani adama yapış ooooh koala misali götünden ayrılma o kadar bendeki mantık.

Bi de dün birilerine çok pis atar yaptım da naptım hatırlamıyorum ya. Allahım bi gün biri elinin tersiyle evire çeviredövecek beni ondan korkuyorum sırf o yüzden bi daha votka motka yok bana. Ara tara tırım tırıs yok yani!

Şu an mesaja bakıp bakıp kafamı yastığa gömüyorum sonra tüm gücümle enerji yolluyorum telefona "allamm nolur arasınnn nolur valla bak uzunca bi süre başka hiçbişe istemicem senden" diyorum.

Çıksa şöyle bir yerlerden kiraz gibi ansızın
fena mı olurdu yani?

Sunday, May 30, 2010


Aptallığın kitabını yazan kadın: Pucca! <3>

Geçen haftalarda şurda yazmıştım ya hani Pucca'yı şöyle kıskandım böyle kıskandım diye...tamamen haset karakterimden oturup gün sayıyorum hatunun kitap hadi bi an önce çıksın da ders çalışmamak için yaptığım anlamsız hareketlere bir yenisi eklensin diye...bir ara da şunu demiştim "ayşe özyılmazelden daha güzel,helin avşardan daha zeki,ayşe armandan daha gencim gel gör ki elimden tutan yok" o lafım da götüme girsin e mi...bugün düşündüm de ulan istediğin kadr burun kıvır yok -de -da ları ayıramıyor yok o kim ki carrie bradshaw & melissa p. özentisi de bu hatunların hepsi en azından oturup bu olaya vakit ayırıyorlar.

Evde yine götümü yaymış mal mal televizyona bakıyorum arada da vicdan rahatlatmak için yarım mekik çekiyorum aklıma birden son 2 haftadır kaç kere "aaa dur lan şunu yazıyım blog'a" diye oturup embesilliğe giriş 101 tarzındaki programlara bakmanın daha cazip gelmesinden mütevellit yarım bıraktığım yazılar olduğu geldi...bahar yorgunluğu falan değil bildiğin tembellik benimkisi, hah bir de şu var ki diyeceğim herşeyi hemen tüketmek daha işime geliyor sanırım hani facebook'a yazarken daha bi rahatım daha bi kendi kendime konuşuyormuşum gibi geliyor.bir de şu var ki ben bi yandan anonim olmayı beceremiyor tanıdıklarım okusun istiyorum bi yandan da tanıdıklarım okuyor diye her istediğimi yazamıyorum...o zamanlar okuyan bilir misal bir ara "bay güzel popo" vardı ya bi hani...hah adamla muhabbeti ilerlettik tam facebooka ekleştik falan e ama ben buradaki postların da linkini yolluyorum adam okur da uyanır diye hooop sildim caanım fantazi dolu erotik melankolik romantik yazıları!!

Konu yine dağılıyor farkındayım da...bilerek ya da bilmeyerek çok şey öğrendim hakkaten bu Pucca'dan...bir kere gerçekten sorunlarını önemsemezsen hani -miş gibi yaparsan bir süre sonra yokolabileceğini depresif yazılar yazarak bir yere varılmayacağını öğrendim.bunu başkası dediğinde ki şuradaki adamlar demişti günlerden bir gün "soyut ve depresif yazma adamın içini bayma" diye kulaklarımdan ateş püskürtmüştüm ama da canlı örneği lan Pucca bunun bi boka yaramadığının...hatun kaç kere sevgilisinden ayrıldı, işinden ayrıldı, saçma sapan kaltak arkadaşlara sahip olduğunu gördü, parasızlık çekti, halalarından çekti çekti de çekti de ee ne oldu Sylvia moduna girip ne kafasını fırına soktu ne girl interrupted cümleleri kurdu...olay bu çünkü abicim biz ufak arızaları olan normal kadınlarız sevişiyoruz aşık oluyoruz üzülüyoruz ee "depresyondayım unutuldum aldatıldım" jargonu da birşeyleri iyileştirmiyor bu da bariz...neyse işte bu kadın bana tüm bunları gösterdi.

Sonra biraz önceki tembellik konusuna yine değineceğim hakkaten blog işinin ciddiye alınacak bir iş olduğunu yani bir nevi aylaklığın da ciddi bir müessese olduğunu gösterdi, doğal ve pervasız uslubuyla kimseyi siklemeyerek de siklenilecek noktalara gelinebileceğini gözümüze gözümüze soktu.

Ben de onu onun içindeki kıskançlık hasetlik, şapşallık, içtenlik, iddiasızlıkla sevdim...takip ederken kah "hadi lan ordan" dedim kah "tam ben lan bu!" dedim kah "aferim kızım ağzını öpeyim!" diye gaza geldim...okuyacak olursa hani bunları bilsin istedim!

Pucca aşık oldu, Pucca süper birşey oldu, kocaman olduğunu iddia ettiği götünün üstüne oturduğu yerden dolma parmaklarıyla kocaman kocaman yazdı, iyi bok etti.

"Küçük aptalın büyük dünyası" 3 Haziran'da raflarda!

Tuesday, May 18, 2010


Birkaç güzel erkek buldum; ama elden çıkardım. Ben aşıkken insafsızım tatsızım.


Başlık uzunnn zamandır takip ettiğim Pucca'nın header'ından çalınma hatta esasında Nil Karaibrahimgil'in "nilkıyısındaevlendimçokmutluyumözgürkızlıksucksevkızlığırules" stage'ine geçmeden önce yazdığı bir şarkı sözüne aitmiş. Bugün farkettim. Algıda seçicilik böyle birşey olsa gerek...zira daha iyi tanımlayan kelimeler bulunamazdı zavallı bendenizi sanırım.

Eskiden bir adam üzerine aylar ve hatta senelerce ağlayabilirdim...gören gördü pek çok kişi şahit oldu. Şimdi umursamaz dırdırcı karının tekine dönüştüm ya hani, bu halim günlük yaşamı ben ve etrafımdakiler için kolaylaştırmakla beraber rahatsız da ediyor...hani başka evde tuvalete gidemeyen fallik dönemi sorunlu geçmiş obsesifler gibiyim. İlk başlarda karın ağrıları öldürür gibi olur, daha sonraysa karın ağrılarını da geçtim kronik kabızlığa dönüşür ya...hah öyle bir şey işte!!!Bu mereti ilk uygulamaya başladığımda -ki kendiliğinden mi oluştu yoksa bir savunma mekanizması mı onu da bilmiyorum- allah yarabbi kendimi kasıcam da laylaylay takılcam diye nasıl bir kasılır ve en sonunda bir yerlerde patlama noktası yaşardım şimdiyse kronik kardiyak ve duygusal kabızlıktan müzdaripim işte. Hani bunun bir duygudurum bozukluğu adı olacak olsaydı böyle olurdu herhalde.

Tolerans falan kalmadı bir kere, insafsızlık bu noktada yani...Baktım aman da iyi yönünden düşün aman da anlayışlı ol falan zırvaları artık nefes darlığı çektirmeye başlıyor hepten bıraktım...tek bir kötü davranışta sıfırlanabiliyor iki gün önce rüyalarıma HD kalitesiyle ve Karaca'nın ve bilimum çeyizci dükkanlarının sponsorluğunda giren adam. Telefon silmeyle başlıyorum ilk iş zira kendimi biliyorum o telefon silinmediği müddetçe manyaklar gibi aranacak sonra alt bilincime işleyen bu utanç kendini topluluk içinde çırılçıplak gördüğün rüyalara dönüşecek!Teknoloji zaten kimseyi ve hiçbirşeyi unutturmuyor insana anasını satıyım telefondan siliyorsun msnden facebooktan twitterdan bir yerlerden çıkıyor karşına..küt diye silmeyi de istemiyorsun hem götün yemiyo "ulan belki çok pişmanım eloiseee....karıcım geri dööönnn...nolur döönnn sensiz uyuyamıyooomm!!" diye feryat eder şu Tülay'ın kocası gibi sen de fırsatı kaçırmış olursun diye hem de gizemli olucan sallamıyo gözükücen ya yeterince cool olmuyor silmek...o yüzden buna da geliştirdiğim yeni yöntem şu ki...msn'de meşgul gözüküyorum anacım sürekli ki online olsa bile haberim olmasın geldiğinden, facebookta'da hide'ı çakıveriyorsun newsfeed özelliğine...oh kafan rahat!

Kaldı ki bir yerde okuduğuma göre tüm bağımlılıkları 21 günde yenebiliyormuşsun...Yani ister 30 yıllık kocan olsun ister aylarca peşinden koştuğun rüya adamın olsun...sigaradan beter olabileceğini düşünmüyorum; atlat ilk 21 günü yeni aşklara yelken açmaya hazırlan.

İlk bir iki saat sinir krizleri,yastık yumruklamalar,lost girl tripleriyle geçiyor adamın "the one" olmadığını anladığın hayal kırıklığı sonra ta daaaa!!Addiction free'sin. Bunun bir nedeni de aşkı bulimikler gibi yaşıyor olmam olabilir. Yani o ilk hayal kırıklığı anına kadar adamı o kadar abartarak hunharca ve oburca büyütüyorum ki gözümde...böyle tencerenin içine ekmeksiz neysiz dalar da 1 kilo yaprak sarmasını bitirirsiniz ya öyle işte...sonra bakıyorum ki yok olmayacak gidip tek bir parçası kalmayıncaya kadar çıkarmak için adamı içimden bir güzel kusup temizliyorum içimi dışımı...

Henüz alınganlıklar,yanlış anlaşılmalar,ön yargılar vs.den kurtulabilecek kadar ruhsal detoks yapamadım. Tüm bunları yaptığım gün kabızlık sona erecek ve en azından içe doğru s.çmamayı başaracağım bunu da biliyorum ama bol kalorili,trans yağlı,damar tıkayan,şeker komalarına sokan,mide bulandıran,gerçek körlüğü,mantık sağırlığı ve bol kalp ağrlılı bir kaç günü sağlıklı,tuzsuz,uzun yaşatan ama beraberinde zamanla içinde uzun yaşamanı isteten nedenleri unutturan birşeyler yaşamaya milyon kere tercih ediyorum şimdilik. Bir bakıyorum midem büyümüş, aynı kalbin içine esasında binlerce dansöz olan binlerce adam sığdırabiliyorum...bir bakıyorum tek tip beslenmekten kendimi açlığa sürüklüyorum...vakti gelince de doğru tuvalete koşuyorum...

Günün sonunda içimden sessizce hep şunu diyorum:

"I love you but i've chosen lightness."



Wednesday, May 12, 2010


Yani şimdi "ayyy ben hiç kıskanmam kiiii" diyemicem

Bilen bilir sevgi pıtırcığı hümanist "fortik" (bu da H'nin annesinin bana uygun gördüğü sıfat!) olmanın yanı sıra bildiğin haset,kıskanç,iblis bi hatuna dönüşebiliyorum zaman zaman. Benimki öyle "ıyyy benden iyi durumda ya inşallah geberir pis sürtük!!" deyip ayağını kaydırma çabası ya da sevgiliye kabir azabı çektiren "o kimdi, kim aradı, o kıza niye baktın" zırvaları değil, içten içten inanılmaz imreniyorum ve hatta bunu fütursuzca dışa da vuruyorum o kadar sadece. Bir kere ben itiraf ediyorum ilgi manyağının tekiyim, ilgi çekicem diye kendini saçma sapan durumlara sokan, egosantrik burnu havada hatunlardan olmamakla beraber benimle ilgilenilmediğini hissettiğim anda bildiğin üzülüyorum, bir tripler bir atarlar falan...Hatta biraz yüz bulduklarıma "offf benle ilgilennn!!" diye açık açık söylüyorum bile...çocukken de böyleydim insanların yüzünü çat diye kendime çevirir "beni dinleeee" diye çemkirirdim.

Her neyse işte bu aralar yine hasetimden çatlayacağım bir kaç birşey oldu, 2 gündür "aheheh ohoho çok eğleniyoruz, enerji sinerji süper" modundayken hazır böyle boktan light birşeyler karalayım dedim.

Bir kere deliler gibi yiyip o göbeği orasından burasından fırtlamayan, hayvan gibi içip yine de kendini rezil etmeyen insanları acaip kıskanıyorum!Ulan dün 3 bardak votka içtim küçücük alanda kayboldum, yine "bühühühü yapayalnızım lan ben!" triplerine girdim, sonra gece yemelerine bayılıyorum gel gör ki çaktırmadan rejim yapıcam diye göbeğim çatlıyo ya adam yanımda almış koca dürümü sevişircesine yiyo ben de "ayyy yokkk benim midemi rahatsız ediyo bu saatte" diye birşeyler saçmalıyorum eve gidip manyak gibi her gün oramı buramı ölçüyorum!

Bir ikincisi herşeyini gizli saklı yaşamayı beceren insanlar...Ben üzüleyim,sevineyim ne bileyim birine yazıyım ya da bileklerimi kesesim gelsin yani başıma herhangi birşey gelsin cümle aleme duyurma isteğiyle yanıyorum!Sonra da "ayyy eloise bilmemkim senin için şöle demiş" "ayyy sen şunu da mı yaptın hede hödö den duydum"larla uğraş işin gücün yoksa. Hah bak bir kıskandığım şey daha, böyle hiç çemkirmeden trip atmadan yanındaki adamı yola getiren istediğini yaptıran hatunlar var ya onlara da uyuz oluyorum. Ben beceremediğimden en nihayetinde dırdırcı ya da iyi ihtimalle "ayyyy bu kız bana çok aşık yeaaaa" denen salak hatun oluyorum, işte bunlara mahal vermeden ince ince adamı işleyen ve "ayy cnmm ne kadar anlayışlısın" madalyası alan hatunlardan ders alasım var.

Bu ara en ama en çok kıskandığım şeyse utanmadan söyleyeceğim: Pucca'nın kitap çıkarıyor olması. Hah ondaki komik üslup bende olmayabilir, bir Ayşe Arman olamayıp depresif orospu modunda takılıyor da olabilirim ama da kitap çıkarması?! Hadi be canım sen de! Karının zaten herşeyini blog'dan öğrenmişiz bir de başımıza celebrity olacak, hah bir de liseden beri ciddi ciddi yazdığım şeyler "büyük" adamlar tarafından hep beğenilirken (buraya yazdıklarımdan bahsetmiyorum, öykü falan...kaliteli şeyler bebeyim!) daha henüz o kadar kamuoyu tepkisi uyandıramadı gereken ilgiyi göremedi ya şuracıkta çatlayabilir ya da en olmadı hırsımdan günlerce kafamı kaldırmamacasına kitap dosyası hazırlayabilirim!

Son olarak, gideceği yeri şıp diye bulabilen yön duygusu über gelişmiş insanları, sosyal hayatla dersi dengeleyip elinde sınav kağıdı olmasına rağmen 50nin üstünde not alamadığı usul gibi bir dersle uğraşmak zorunda kalan bendenize nazire yaparcasına "ayyy hiç çalışmadım 78 almışım yeaa" diyenleri, evi odası sürekli toplu olan benim gibi temiz kıyafet yoksunluğundan kuzeninin eski t-shirtlerine talim eden zavallıları anlayamayan (hahha bu da Big Bang Theory'de vardı...Penny temiz kıyafeti yok diye iğrenç giyiniyodu ya...hah o benim işte!) insan evlatlarını, gece 2 olduğunda pıtır pıtır aadabıyla evine gidebilenleri, ağlayınca rimeli asla dağılmayan süper kahraman olduğuna inandığım kadınları, yaz okulu denen rezaletle uğraşmadığından yazın sonunda meleze dönüşüp gelen ve bütünnnn yıl yaz anılarından bahseden şanslı piç kurularını...

Çok kıskanıyorum çokk.

Bugün hasedimden çatlamazsam bunları kafamda kurup kurup iyidir!

Monday, May 10, 2010


Biraz kiraz, biraz da sevişme mevsiminde;
Nefis rüyalarınız için çırılçıplak heykeller!

Irvine Welsh 90'ların kült kitabı Trainspotting ve kısmen Porno'da mükemmellik hedefiyle donatılmış yüzü gözü sahte pembelere boyanmış dünyaların yozlaşmış yanını gösterdiğinde yankılarının 2010'lara kadar süreceğini tahmin ediyor muydu bilmiyorum. Ama 90'ların ilk yarısından beri kendimizi içine kaptırdığımız bu girdap; iyi okullar-iyi aileler-iyi sevgililer-iyi işler-iyi para...iyi iyi iyi iyi herşey!! takıntısı elimizde iyiye dair ne kaldıysa kötüye griye bir kara mizaha farkındalıktan yoksun bir başkaldırıya boyamamıza yol açtı.

İyi okullar diye debeleniyor, sevmediğimiz okulların sevmediğimiz bölümlerinde bir son dakika golüne kadar ne olacağımızı bilmeden yaşıyor, iyi sevgililer peşinden koşuyor yavan sevişmeler, korkak sevişmeler ve hatta mevcudiyetsiz sevişmelerle vakit öldürüyoruz. "Bu kızın dilinde hep sevişme zaten" diyenlere inat bunu biraz daha açacak olursak, geçen gün bir arkadaşımla konuştuğumda varılan ortak nokta şuydu ki zoraki bir mutaassıplık içinde esasında "çılgın gençlik" sandığımız 2000 jenerasyonu.

Çabuk tüketmişlikten mi, bir türlü kurtulanamayan toplum baskısından mı yoksa beyinlere sıkışıp kalmış yetersizlik duygusundan, bu "iyi"lik kompleksinden midir bilinmez, "teen" yıllarında sanki masumiyetin resmini bedenine ruhuna çizmiş gibi 20li yaşlarına geldiğinde "iyi aile babası"/"masum bakire" kılığına bürünenleri, etrafındakileri fütursuzca yargılayan,yadsıyan,yaftalatan ve yadırgayanları anlayamayacağım sanırım hiç; bu blog da bu yaşadığım yarım yamalak hayat da hem biraz onlara baş kaldırı hem de bir kişisel manifesto sanırım. Sonunda kazanan kaybeden yok çünkü bu hayatın, sonuna geldiğinde "daha iyi" diye bir şey yok..herşey görece, herşey flu, herşey karman çorman sona geldiğinde. "İnsanlık için" deme sakın bana...insanlar görmedim ben...kadın ve erkekler gördüm hep, birbirine dokundukça bir olan hayatında tadamadığı zevkleri, "aşk"ı, bütünlüğü, aidiyeti 10 dakikaya sıkıştıran kadın ve erkekler gördüm...Hayata dair ne biliyorsam aşktan...bitmeyen tükenmeyen korkusuzca sevişen inadına dokunan bağıra çağıra yaşayan kadın ve erkeklerden öğrendim ben aşkı...ve aşktan da hayatı öğrendim.

Boşuna direnme o yüzden içindeki kötüye...kimse beceremedi bugüne dek herşeyi tam olarak zaten, kendini paraladıkça kötüleşme diye tüm bu yazdıklarım...biraz kötü ol ki içinde iyiye dair birşeyler kalabilsin, olanla olabildiğine sevinçlen yeşeren kısımlarla neşelen diye bu bahar yazısı. Konudan uzaklaştım farkındayım ya, konumuz hep bu hep dediğim gibi...Tolstoy'un dediği gibi tüm dinlerin, tüm ideolojilerin, tüm felsefelerin hepsinin kaynağı bu...

aşk: bu kadar basit...ve bu kadar zor;

zaten kolay olsaydı...herkes doğru yaşardı.

Monday, April 26, 2010


Dear God, one word. Infertility. Amen.

İçimdeki çocuğu büyütebilmek için bir çocuğa ihtiyacım olduğunu düşünüyorum bazen. Kadınlarda annelik içgüdüsü doğuştan gelirmiş hani ama bir insan bu kadar mı biyolojisine yenik düşer bazen ben bile hayret ediyorum. Kanada'ya gidene kadar çocuk meraklısı değildim esasında, hatta kardeşi olmayan bencil bir yaratık olarak ilk ailemde 3 küçük veletle beraber yaşayacak olma fikri bile midemi bulandırmıştı. Artık ordan alıştım sonra sırayla arkadaşlarım birer ikişer doğurdu da özendiğimden mi bu hale geldim yoksa ciddi ciddi biyolojik saat işledi mi bilmiyorum ama sokakta her gördüğüm çocuğa etraftakilerin "ayyy yazıkkk kadıncağız senelerdir evli deniyolar bi türlü çocukları olmuyor" dedirtecek gibi hayranlıkla bakıyorum.

Çocukların yüzündeki merakını hiç beklemediğiniz anda fazlasıyla açık sözlü ve beklenmedik bir zekayla konuşmalarını, erkek çocuklarının istisnasız aşık gibi bakışlarını, kız çocuklarının bilmişliğini ve cadalozluğunu seviyorum. Herşeyi anlatabilirmişsin ve sanki büyüklerden bile daha iyi anlarlarmış gibi gelen bilgeliklerini, kafalarını göğsüne koyduklarında tüm dünya durmuş da o küçük yaratığın sevgisiyle tüm yaraların sarılmış gibi hissettirebilmelerini seviyorum. Ve sanırım en çok da bencilce ama insanı "büyümüş" hissettirmelerini seviyorum.

Kadın büyümek için, erkekse çocuk kalabilmek için çocuk yapar zaten bana göre. Bu yüzdendir ki erkekler çocuklarıyla boğuşup evi kırıp döker gizlice abur cubur yerler durmadan. Kadın kendini tamamlamak için erkekse eksik kalan yarılarını bulabilmek için çocuk yapar, bense sanırım hem büyümek hem de büyümeye karşı durmadan direnmek için istiyorum çocuk yapmayı.

Geçen senelerde "the one" zannetiğim bir adam vardı, salak gibi "allahım ne olur hamile olayım" diye 2 haftada bir test yaptığımı hatırlıyorum. Türk filmi klişesi olarak evlenmeye zorlamak için değil, "bana senden birşey kalsın" psikolojisinden. Evet salağım ama kendimce sanki eğer onun çocuğunu doğurursam kendisinin bile haberi olmaksızın ona tamamen sahip olmuş olacaktım, sonra Kanada'ya yerleşip senelerce çocuğunun varlığından bahsetmeyecek bir gün herşeyi tamamen oturttuğum ve kendi hayatıma tamamen sahip olduğum bir gün geri dönüp onu pişman edecektim. İnsanın salaklığının sınırı yok nitekim.

"Çocuk doğur da sevelim" dedi bir arkadaşım az önce oradan aklıma geldi tüm bunlar, zira ben kendi kıçımı bile toplayamazken tam anlamıyla kendime ancak çocuk doğurunca geleceğimi düşünüyorum, tabi bu sırada çocuğun heba olması da olası, zira sanırım benim istediğim şey çocuktan çok kardeş ki utanmasam anneme "git bana kardeş yap" diyeceğim. Saatlerce alışveriş yapıp benzer kıyafetleri giyme klişesine düşeceğim bir kız çocuğu, ve arkadaşlarının ağzının sularını akıtarak bakacağı bir erkek çocuğu istiyorum. Böyle bir arkadaşım vardı, allahım annesi ne kadar güzel ne kadar seksi bir hatundu...bu facebook'a falan annesiyle gece dışarıya çıktıklarındaki fotoğrafları koyuyor baktıkça kadına hayran kalıyordum. Benimki bir nevi gösteriş merakı yani, aynı annem gibi biraz da o arkadaşımın annesi gibi olmak ve kendimi "çocuk da yaparım kariyerde"nin büyüsüne kaptırmak istiyorum bazen.

Oturup şimdi bizimkilerle yaptığım gibi saatlerce erkek arkadaşlarını hem de en detayına kadar çekiştireceğim cinsel hayata dair bile geyiğin dibine vurabileceğim bir kız çocuğu, "dünyanın en güzel kadını benim annem" diyerek beni oedipius kompleksinden oedipius kompleksine sürükleyecek bir erkek çocuğu istiyorum. Günün yorgunluğunu yine şimdiki gibi çıkıp bardaklarca şarap içerek, dans edip "teaser"lığın genetik olduğunu kanıtlayacağm bir kız çocuğu, kalbim kırıldığında ne kadar küçük olduğuna aldırmaksızın dünyayı benim için yıkacağına emin olduğum saçlarımı okşamasıyla hayatın derdini unutacağım bir erkek çocuğu istiyorum. Bencilce belki ama güçsüzlüklerine bakıp kendimi dünyanın en güçlü kadını olarak hissetmemi sağlayacak bebekler istiyorum.

Sonra aklıma evde şişelerce şarap ve yıkanmamış bulaşıklar olduğu üstelik parasızlıktan kırıldığım ve kilo vereceğim diye götümü yırtıp durduğum her gece dışarı çıktığımda saat 3e kadar daha nerede kalacağım belli olmadığı gerçeği geliyor, gidip komşunun kızını sevmekle yetinmenin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Diyorum ya ne kadar zorlarsam zorlayayım henüz bir türlü büyüyemiyorum.


Saturday, April 17, 2010


If diamonds do not work; hangover posts are a girls best friend!!

Cuma gecesinin toplumsal bir baskı oluşturduğu "dışarı çıkmalı sosyalleşmeli sarhoş olmalıyım!!" stresine soktuğu aşikar, orada bir yerlerde cuma gecelerini hanımın çiftliği izleyip huzurlu bir şekilde geçirenler elbet vardır, ama bu jenerasyonun büyük kesimi için cuma gecesi, görev gecesi!!

20 yanlışın 20 doğruyu götürdüğü hayatın kendi adaletsizliğine gönderme yapan bir sınavdan sonra (hah "asıl sınav öbür tarafta" diyenlere gelsin bu da...Tanrı'nın Metin F.'den daha kazık bir sınav yapma olasılığına karşı...çalışmayın boşuna! "abi yazdım bişeyler, verirse verir...vermezse de ne yapayım" diyin!) 2 saat boyunca bahçeli'nin tüm atm'lerini dolaşıp sinir krizleri eşliğinde bozuk kartlardan para çekmeye çalışanlar da gördüm ben, bir yerlerde güzel bir kadın bakan olmuş diye kitlenen trafiği ancak 3 saatde atlatanlar da...hepsi gecenin belli bir noktasındaki telafi sınavının iyi geçeceği umuduyla pes etmedi.

Söz konusu olan TGIF olduğunda pes etmeyiz, ne parasızlık, ne sınavlar, ne kavga edilen sevgililer, ne yüzünü şeytan görsün dedirten eski sevgililer, ne bir önceki haftanın rezillikleri yıldırır...Cuma gecesi bir nevi sosyal amnezi yani. Koca koca adamlar da gördüm bar kapılarında ağlayan, etrafındaki fan club'a aldırmaksızın barın en köşedeki sandalyesinde haftanın belki de hayatın kısa muhasebesini yapanlar da, daha bir hafta önce tanıştığı kadınla tekrar tekrar tanışanlar da...Yok hayır, dünya küçülmedi, xxl şarap kadehlerinde biz sandığımızdan biraz daha fazla, biraz daha hızlı büyüdük sadece!

Her hafta "bu hafta çok içmeyeceğim" diye dışarı çıkıp "birer yudum kokteyller" sayesinde yine kucak bebeğine dönüşmeyi de, ertesi sabah "iyi ki aradığımız kişiye ulaşılamadı" dedirten telekomünikasyon çabalarını da, "arkadaşlarımı koluma takarım bestekarda üç beş tur atarım" tarzı nispetli ama bir o kadar da eğlenceli karşılaşmaları da, 3 sarhoşun bir olup biraz daha sarhoş olan bir tanesine sahip çıkma içgüdülerini de, "aman sabahlar olmasın!!" dercesine saatlerle birer ikişer uzatmaları oynamayı da gördük biz!!

Cuma geceleri tüm rezillikleri, tüm masrafları, tüm meşakkatleri, hafızalara kazınan tüm patlama noktaları ve hafızaların zaten bir köşesinde default mode'da duran tüm saçmalamalarıyla hayata tıka basa doyurdu bir nesli, bu yüzden heralde yaşlandıkça cumartesi sabahları kusması insanların...hayata doymuşluktan...

Biz daha doyamadık, daha hala yıllarla inatlaşırcasına büyüyemedik, söyleyecek bir iki şarkımız, bir iki ısırıklık daha kokoreçimiz, yollayacak bir kaç "drunken text message"ımız daha var...acele etmeyin gecenin bitmesine daha çok var!!

Tuesday, April 13, 2010

Gündüz Düşleri

//

1.
"Kesik çizgilerin içini
Doldurmaya çalıştıkça
Kalınlaşıyor deri.
Bu özgürlük,
Suretimin başarısız bir eskizi."

//

2.
"Karanlığa hayran
bir siluete aşina
at!-eş! böceği.
Böceği gitmiş, ateşi baki.

'Umut kurumadıkça
düşmüyor kabuk' dedi.

'Ve düşmedikçe kabuk,
körelmiyor ışık.' "

-----18.03.2010-10.39

Monday, April 12, 2010


Barbados

Marble House gibi içime işleyen bir parça yapan The Knife'a ve hocam Mehmet Eroğlu'na....(Şubat 2008)

“Barbados’a ne kadar kaldı?”
Odama sızan sarıyı boğucu bir kızıla boyamaya uğraşırken bu soruyu sayıklıyordu beynim yüreğimle dalga geçercesine. Barbados…
Yıllar önce bugün Barbados’la uzaktan yakından alakası olmayan bir adada yine kızıllar vardı. İçime dağınık durmasından korkmaksızın özenle yerleştirdiğim tek bir renk. Milyarlarca rengin içinde savrulup duran tek birini kendime yakıştırmış, milyarlarca insanın içinden sıyrılıp geçivermiştim.
“Yaptıklarımın bazısı para için…Bazısı ise bedava olacak” demiştim sonraları. Adil bir sözleşme olmuştu bu görünürde.
Hiç konuşmamış ve hatta tanışmamış olduğumuza inandığımız dakikalar, yalnızlıkla sonlanır sonrasında garip bir ortak noktamız olduğuna inanmaya çalışırdık.

Kızıllık yok oldukça yerini gözleri kör eden şeffaf bir ışıkla sarıp sarmalıyordu.
Cam bir bilyeden yapılmış gibi gözüken odanın içinde yattığı yerden hafifçe doğrularak:
“Ektiğim her tohumdan birer mahkum büyüyecekmiş gibi hissediyorum Seda…Saçımın her bir telinden birer deli doğacak sanki…Kazı gitsin…”dedi.
Yıllarca çocuğuna bakar gibi beslediği büyüttüğü saçlarını keserken:
“Tanıştığımız günden bu yana yüzünü hiç bu kadar net görememiştim biliyor musun?”dedim. Odanın her yerinde avutulmayı bekleyen bir acı vardı sanki ve ikimiz de bundan bahsetmek istemiyordu.
“Artık pek de tanıyamadığım bir yüzü yeni yeni tanımaya çalışıyorsun…Benim gibi bir tutsaksın işte şimdi…” diye mırıldandı. Sonra birden yıllardır bunu söylemeyi bekliyormuş gibi: “Barbados’a gidelim bir gün seninle…Dönmeyelim ve bir daha olur mu?” dedi.
“Sen nasıl istersen.” dedim odayı tüyle dolduran kızıl kahve gri boşluğa hayranlıkla bakarak.

O evde boşluk hep vardı…Bir yerlerde pusu kurup boşluğun içinden sıyrılıp diğer taraftan bakmak istedim, gözle görülür hiçbir sonun olmadığı bir patika yapacaktım önce kendime ve –artık yerde ölü bedenleriyle yatan- saçlarını taradıkça biraz daha biraz daha başlangıç noktasına yaklaşacaktım. Gözüme bir yerlerden simsiyah tüylü bir kedi ilişti ki:
“Parfümünün adı ne Seda?” diyen sesi dürttü beni.
“Parfüm kullanmıyorum…Banyodaki sabunun kokusudur, hani seni de yıkadığım.” Gözlerindeki titremelerden sinirlendiğini anlıyordum. Bu oyun hoşuma gidiyordu, onu önce kızdıracak sonra sakinleşmesi için anlaşmanın “bedava”ya gelen kısımlarını tekrarlayacaktım.
“Anlamadım?” Bedeninde hızı kaldıracak güç kalmamış olsa da beni takip ediyor, zihninde güvenli bir ekran yaratıp her bir dokunuşumu oracığa kaydediyordu, bir dahaki sefere lazım olur diye belki, kimbilir.

İçimin değil doğanın bahşettiği bir kızıl kaplarken camdan bilyeyi aşağıya yürümesine yardım ettim. “ Evde hiç scotch kalmış mıdır?” dedi bir şeyler söylemek zorundaymış gibi hissederek kendisini. “ İçkiyi bıraktığını sanıyordum…”
Kimseye ve hiçbir şeye bağımlı olmamaya yemin ettiği o gece geldi aklıma, sırf meraktan ve biraz da hatırlamama yardım etsin diye ellerimi cennete doğru kaldırdım. Bize ne vereceğinden emin değildim yukarıdaki iki gözün ama beynim sorularla yankılanıyordu…Neden beraber kaçmak istiyordu? Neden yorgunluğuna teslim olmuş beni de savunmasız bırakmıştı?

“Bırakmadım Seda!!Ben hiç kimseyi ve hiçbir şeyi bırakmadım!!”. Neyse ki gözlerden ırak bir yerlerde yaşıyorduk, yoksa böyle anlarda eski dostu “Mary Jane” hariç hiç bir şeyin onu sakinleştiremeyeceğini biliyordum, benim açlıktan deliren o doyumsuz hizmetkarlığımın bile.
“Aferin…Onca yıllık yıllık hocalığım boşa gitmemiş” dedi sanki canımı acıtmak beni ezmek istiyordu.
Sekiz yıl…
Yazarın dediği gibi “intihar tek gerçek nefs-i müdafaadır”dan beri geçen tam sekiz yıl!!
İlk karşılaşmamızda çocukça bulduğu şu satırları okuyup beni ömür boyu müebbete davet etmişti:

“bitti mi şarkısı gecenin
hakkaten bitti mi?
yalan söylüyorsun! inanmıyorum sana!

çantam hazır ve şarkım azaldı sonsuza kadar yaşamayacağım dünya bensiz döner mi? rüzgar eser ve küllerim savrulur unutulur gider varlığım bir gün gelir....gidiyorum siz olmadan gidiyorum zaman bitti gidiyorum ben buralardan gidiyorum söz bitti... önce anıları söktüm duvarlardan ben yokken bakmasınlar bugüne.. sonra yerleri ve mekanları içtim dışarı çıkarken her anı kanatır ve acır... geriye ne kalacak geçmişten ? biraz kahkaha ,gözyaşı ve duman ..sigaramın ucunda küllenmiş dünya çırılçıplak sokaklar ben giderayakken gidiyorum siz olmadan gidiyorum zaman bitti gidiyorum ben buralardan söz bitti söz bitti........ önce anıları söküm duvarlardan ben yokken bakmasınlar bugüne.. sonra yerleri ve mekanları içtim dışarı çıkarken hersey kanatır ve acır... dışarı çıkarken her anım kanatır…”

“Bundan intihar mektubu olmaz Seda…olsa olsa ucuz bir aşk romanı, bir geri kazanma aracı olur.” demiş, evine kadar sürüklemişti.

Ve yıllar sonra bugün uyandığımda saklandığımız küçük bahçeden kaçıp koşup kurtulup gitmişti işte. Cinsel yolla bulaşan ölümcül bir hastalık gibi kelimeleri her bir hücremde dolaşmaya devam ederken sekiz yıldır ilk defa kendim için bir içki doldurmuş, kıpkırmızı bir ekrandan özetleri izliyordum işte şimdi. Bu kadar yorgun olmasaydı benim yolumdan gideceğini hiç sanmıyordum. Bu kadar yaşlı bu kadar çürümüş, bu kadar ketum olmasaydı…Bu kadar bıkmasaydı tüm bu şeffaflıktan.

İnce ipekliden bir kumaşla öpüşmeye bırakmadan önce bedenini söyledikleri zihnimde yankılanıyordu:
“İlk sen gitmeliydin Seda…Sıra senindi bunu biliyorsun değil mi?”
Elinden kırış buruş bir kağıt düşerken bile çabalıyor,savaşıyor ama kendini soğuğa yokluğa teslim ediyordu. Saçlarımı kendine doğru son bir kez çekti ve:
“Barbados’a ne kadar kaldı?” dedi.

Barbados’a o küf kokan kesif kokusuyla,kül rengi benziyle girdiğimde ben 40 Hakan ise 32 yaşındaydı. Belki de ilk ben gitmeliydim…

Sunday, April 11, 2010


"aradığınız kişi şu an başka biriyle görüşüyor lütfen hatta kalın ya da daha sonra tekrar deneyin"

Son 2 yazıdır "ahlaksızlığa bir övgü" tadında yazdığımın ya da kendimi bir nevi ilişki gurusu gibi gösteriyor olduğumun farkındayım...ama inanın bu sefer konu tamamen kişisel...bir o kadar da kitlesel. Her sabah uyandığında kendini hem çok kalabalık hem de çok yalnız hissetmek, üstelik bununla ilgili suçlayacak kimseyi bulamamak, mütemadiyen traji-komik bir nevrotiklik içinde olmakla ilgili. Bu yazı sandığınızın aksine ne metaforlarla, ne aforizmalarla ne de manifestolarla dolu...ne bir isyan ne de bir meydan okuyuş; tamamen deneysel...


Aldatma hastalığına yakalanmış, yani "serial monogamist" diye adlandırdığımız kişilerden daha da dengesizleri varsa onlar da umutsuz romantikler olsa gerek. Umutsuz romantikler sanılanın aksine etrafta gördüğümüz sevgi pıtırcığı, kusmuk pembesi, "ben 6 yaşımdan beri monogamım ulan!" insanları değil tersine Ted Mosby sendromundan muzdarip olanlar bana göre. Hepimizin etrafında illa ki "ya olm ben bıktım bu işlerden, düzenli ilişki istiyorum,elele tutuşmanın hazzını yaşamak istiyorum,güven istiyorum" deyip her seferinde nasıl oluyorsa kendini ya yalnız ya da zincirleme tek gecelik ilişkiler içerisinde bulan bu tiplerden vardır, ya da hadi kandırmayalım kendimizi 21. yüzyılın ilişki hastalıklarının başını çeken umutsuz romantiklik sendromuna pek çoğumuz bireysel olarak da aşinayız zaten. (tamamen kişisel demiştim!!)


Umutsuz romantikler ne açgözlülüklerinden, ne doyumsuzluklarından ne de canına yandığımın ülkesinde biri karizmatik, diğeri aşağılayıcı bir sıfat olsa da aynı manaya gelen piçliklerinden/kaşarlıklarından tam da biriyle az çok o "uyum"u yakalamışken birden başka yerlere kanalize olmaya başlarlar esasında, bu bir nevi ilişkiler dünyasının ADD'si olsa gerek...Aldatmaktan, yanlış yapmaktan, bir "şans"ı kaçırmaktan ölesiye korktuklarından "ya daha iyisi varsa" demekten kendilerini alamazlar o kadar. Monogamist karşısındakini "şu anda bulabileceğimin en iyisi" diye nitelendirir, aldatan "yenisini bulana kadar en iyisi" der, umutsuz romantik için ise karşısındaki bir süre sonra "en iyisini bulmama engel olan"dan öteye gidememeye başlar.


Şıpsevdilikle umutsuz romantiklik arasındaki ince nüans umutsuz romantiğin herhangi bir yakınlık yaşadığı herkesi kısa bir süreliğine olsa da "the one" olarak görmesinde yatar. Şıpsevdi anın heyecanını yaşarken umutsuz romantik ihtimalleri hesaplar. Şıpsevdi arkasına dönüp bakmaz, umutsuz romantik önü hariç her yere bakabilme potansiyeliyle dolar taşar. "Şu kapıdan içeri giren belki hayatımın aşkı ama ben şu an buradan kalkarsam onu sonsuza kadar kaybedeceğim" paranoyasını yaşamaktan kapıdan girenin kim olduğuyla dahi ilgilenemez...Umutsuz romantik ne yüksek libidosundan, ne tüm suçu attığı alkolün etkisinden ne de mükemmel kimya uyuşmasından, yalnızca bir "deneme sürüşü" isteğinden bir anda öpüşür sizinle...ve yine aynı şekilde ne frijitliğinden, ne kötü öpüştüğünüzden ne de ahlaki tabularından bir anda geri çeker kendini.


Masalların tersine öptüğü kim varsa 1 dakika öncesinde prensken bir anda kurbağaya dönüşür umutsuz romantiğin gözünde...ve işin açıkcası prensin kiminle seviştiği de pek umurunda değildir!

Wednesday, April 07, 2010


"İşine yarar mı bilmem"

İşinize yarayacak mı bilmem ama baya bir kendime geldim, şu ingilizce yazma maskesinden kurtulmanın zamanıdır yani artık. Maske demişken, haftasonu bizim klasik mekanlardan birinde yine kıçımızın donmasına aldırmaksızın dışarıda otururken bizimkilerden biri "gel" dedi "kısa bir kişilik testi yapacağım sana". 5 kağıt parçasına kendimi tanımlayan 5 cümle yazarak başladı olay. Diğerlerini kısaca geçiyorum da "yazma" olayının düpedüz bir maske olduğunu keşfetti hatun benimle ilgili. "Çünkü istediğin kadar bağır umurumda değil diye, umurunda...o yüzden günün birinde onların hepsi birer hikayeydi diyebilmek için yazıyorsun...istediğin kadar iyi bir insanım de herkes gibi kötülüklerin var içinde onları gizlemek için yazıyorsun.." dedi. Eh doğru da dedi.

Dilediğimiz kadar cesur gözükelim kendi içimizde korkak birer küçük çocuğun ötesine geçemiyoruz işte. Hadi itiraf edelim hiçbirimiz gerçekten, dibine kadar eleştirilmeyi kaldıramıyoruz, kendimize en güzelinden, en "awww" dedirteninden birer maske seçerek koyuluyoruz yola...gerisi "hikaye"...

İstediğim kadar umursamaz görüneyim şu dünyada olup biten herşeyi iliklerime kadar hissettiğimi, dibine kadar umursadığımı biliyorum..."o adam"ın mesela istediği kadar cool gözükme çabası olsun içinde kendine güvensizlikleri olduğunu..."o kadın"ın istediği kadar "eee daha daha" triplerine girsin aslında duymak istediğinin "evet.benim de hayatım berbat" olduğunu biliyoruz artık.

O yüzden konuşmaktan çok dokunmayı seçiyorum ben...sarhoş bir gecede koluna girdiğinizde iğreti durup durmamasından anlarsınız yanınızdakinin dostluğunun derecesini. Ve bir adamı en iyi onunla yattıktan sonra tanırsınız...pek çok ilişki bu yüzden one night stand'lerle başlamıştır...ve pek çokları da "one night" aşamasında kalmıştır zaten. Bir kadını en iyi sabah bir telaşla, bir bahaneyle yanınızdan kalkmaya çalışırken tanırsınız, korkusunu bağlanmaktan ölesiye kaçtığını o anda anlarsınız. Bir çocuğu en güzel kolyenizi çekiştirmesinden tanırsınız, sevgisini en iyi öyle ölçersiniz kendinizce.

Dokunma olayı önemli benim için yani...bir adamın tek bir dokunuşu içimi ürpertebileceği gibi tamamen tüylerimi diken diken de edebiliyor,karşı koyamıyorum buna. Kendimi başkalarının bedeninde tedavi ettiğimden olsa gerek doğru pan zehiri bulamadıkça da daha da tırmalamaya başlıyor içimdeki canavarlar zihnimi. Zamanın birinde, adamın biri "ah" demişti "seni aşık etmek ne kadar kolay...ama bunu yapmayacağım sana"....yatakta çok kötü olduğunu hiç bir zaman söyleyemedim ona.

İşinize yarar mı bilmem ama, bu kızın içine bahar geldi yavaştan...tadını çıkarın.

Thursday, April 01, 2010


H.B.D.


Disclaimer:Contains anything but a "happy birthday". Ortala

Have you ever felt like you have no land, no tounge, no ties?I have. Each and everytime i try to define myself by a nationality, by some language, some patriotic shit that would make me whole and settle i fail...epicly.


My thoughts flow in Turkish, even if i dream and manage to think in English, i suffer and laugh and joke and blush in Turkish. But also i whine and judge and yell in English...These are times to whine and judge and yell.



This is not an ode to the ones that have left, not a requiem for the ones that have been lost. This is not a good night song. In my room, there's only silence, the kind of silence that makes me want to write forever, the kind of writing that rips up my soul and puts it all together when i stop so that i can break again. The pieces are still missing. I take a glance at the wooden plackard with the image of Jesus and the "lost sheep". The sheep gets me.



I have the kind of emptiness that only the sheep and Leilah can understand. Like i once quoted her words from the movie "Lie with me", i spray my scent in the crowd too...and i wait...until i'm uncovered. I have memories to reminisce, a fucking whole year that seems like a long black-out...I have stories to tell...but if i told you everything you'd probably think i was a slut and i can't deal with that, so i'm not going to tell you absolutely everything. I'll tell stories so you stop acting like you know a shit, i'll pretend to tell you everything so you can write "your freedom is absolutely not the kind that is for me...but it suits you." in my freaking yearbook, i'll tell you stories about all the others so you can go collect the pieces that he shoved in his suitcase when he left.



I'll tell you stories so you can sing happy birthday.

Monday, March 29, 2010



The Fall

It all started over a year ago...then it kept coming back.that dark feeling that looked so lit up from the outside, it was almost like an internal depression. aren't they all internal?when you hit it you feel like the world is spinning around you...that everything is about you...which you wish you didn't. people call you selfish,good ones call you "fragile",others call you "attention freak" or at least "drama queen".


you don't care.you fucking don't care if they can't see how messed up you are.



funniest thing is you don't even realize if it's a depression or if you really are one crazy bitch who needs an excuse for her obsessiveness. it starts off with someone completely random,below the average, yet still either too good or too complicated for you. let's face it, i'm not too smart,or too pretty or even too talented for my league yet i'm aware that there's "something" about me. something that makes people make room for when i enter a room, something that makes guys ask for keys from their housemates and something that makes girls widen the circle when they're dancing.something worth knowing,worth fooling around. something called "sex appeal". everytime i find the object of my obsession i use this as a chance to maybe,mayyyy beee get him to let me get what i want (
please,please,please...let me,let me get what i want,this time...). i want to scream outloud "dont you realize?you've gotta be my salvation!". each and everytime i find my self stupid enough to think of the guy as a Jesus effin Christ. i know that this happens, i see it happening, i even see myself, sometimes, standing at some temporal crossroads, some distinct moment at which i can walk away and keep it from happening, but i never do. i grab at everything, i end up with nothing and then i feel bereft. i mourn for the loss of something i never even had.



then the fall begins.i'm not afraid.i've been there many times, for weeks, for months, sometimes for just a couple of days.i like the feeling you get when you hit the bottom with your soul naked to the bones. i like the feeling of just being pure naked, this is an other thing about me. within the twenty four hours after meeting someone i have the abilty to spread my soul,my heart or even my legs wide open for them, i don't care what they think...i don't care if i'm one "too much information slut" to them. i'm looking for a chance to become invisible by being too visible. i'm the girl who joel in eternal sunshine for a spotless mind saw as "fucking people to make her love her." when falling, i'm a mix of elizabeth damn wurtzel and sylvia plath with a twist of clementine, and i don't even care if this counts as being cheesy.


i like the chill when i hit the ground, because i'm damn good at getting up. then i become me. me who feels no regrets but wants to give up on that worst part of me that sometimes feels like "all parts of me". when you hit that rock bottom you realize that everything before it was some sort of failure of vision. and when it ends you only wonder why the hell things used to look the way they did.


the fall...it all started over a year ago...then it kept coming back.